http://nilgunkara.deviantart.com/
Sokak aralarına dağılan hüzünlerini yalnızca ben toplamalıyım bu şehrin!
--
çok sevdiğim bir adamın kaleminden nilgunkara’nın hikayesi...
MASALA DÜŞEN POZ
Bana doğru bak..
Hah, böyle çok güzel..
Gülümse biraz, “cheese” de..
Yazıyoruuumm vee YAZDIM SENİ!
Yıl bilmem kaç yıl öncesiymiş. Bu durumu hikayecine malum etmediğin için hikayecin de münasebetsizlik etmemiş, yazmamış. Ancak rivayetlere göre, yaşın biraz büyümüş de küçülmüş biraz da büyümüş de gidişinin ardından kalakalmışlık taşıyormuş..Olsun bizim öykümüzde sen, yaşadığın yaşta değil; gösterdiğin yaştasın..
İstanbul’da doğmuşsun. Doğduğunda mucizevi olaylar olmamış. Savaşlar bitmemiş mesela, yerin çekim kuvveti, yerini göğün itiş kuvvetine bırakmamış..Kuzguncuk’ta öksüz kuzguncukları evlat edinen merhametli kuzgunlar zûhur etmemiş. Sadece doğduğun saate kadar yağmakta olan yağmur dinmemiş bir türlü.
Meğer, hüzün, iliklerine kadar işlemeye, gözlerine çiğ düşürmeye çok önceden başlamış.
Bir hastane odasında doğmuşsun, klasik olarak. Ailenin tek çocuğuymuşsun (Gerçi sen, büyüdükten sonra sana askıntı olan mahallenin erkeklerini ve okulda kavga ettiğin diğer kızları tırsıtmak için 4 tane ağabeyin olduğunu, hepsinin çok güçlü kuvvetli olduklarını, bir yumrukta herkesi yere sereceklerini söyleyip onları kandırmaya çalışmışsın. İşin en ilginç yanı bu yalana senin dışında kimsecikler inanmamış hatta 4 ağabeyin bile)
İstanbul’un Anadolu’sunda yani pek de İstanbul olmayan karşı kıyısında bir semtte doğmuşsun. Semt Beykoz. Kıyısında bir zamanlar turnaların yuva yaptığı, korusunda deli divane ağaçların ellerini göğe açıp dualar ettiği Beykoz. Sen daha farkında değilmişsin ama, bakıldığında gözyaşartıcı bomba etkisi yapan manzarası, sende rakıya karşı bir düşkünlük peydah etmiş.
Kim bilir, belki de, su içince bile güzelleşmenin sebebi budur.
İlk bebekliğin ve cocukluğun elbebek gülbebek geçmiş. Gözlerin maviymiş ama herkes annene “döner döner o gözler öyle maviş kalmaz” diyormuş. Herkeslerin dediği çıkmış: Yanar döner olmuş gözlerin.
Bazı gecelerde gözlerinin rengi, yağmur yağıp da rakı kokunca her taraf, su rengi olurmuş. Sek bir sarhoşluk olurmuş. Muziplik yapmak istedigin vakitlerde azot mavisine çalarmış gözlerin. Yok eğer bir kiraz mevsimine kapılırsan ansızın, o an iğde kokarmış etraf ve elâ bir çift kelebek gelip kuruluverirmiş gözlerine (Bu kısmı öykü yazarı bile yeni öğrenmiştir. Çok gizliymiş bu sır çook)
Gülbebeklikten, ellerine yakılan gül desenli kınalar kalmış.
İlkokula ilk başladığında biraz mahcupluk çekmişsin. Annen, saçlarını tararken hırçın hırçın ağlayıp dururmuşsun. Annen, saçların acıdığı için böyle içli içli ağladığını düşünürmüş ama sen sırf istediğin gibi bir şekil veremediğin için ağlarmışsın (Evet, öykünün yazarı da sanatçıların gerek ailesi gerekse de diğer insanlar tarafından kolay kolay keşfedilemediğini düşünmektedir tıpkı senin gibi) Sen okula gidince gene bildiğini okur, saçlarını eciş bücüş bir şekle sokar hemen erkekler tahifesiyle oyunlar oynamaya başlarmışsın. Bir ara lakabın Maradona’ya bile çıkmış.Bu durum ortaokula kadar sürmüş.
Pirelerin dellâl olduğu bir çağda, babaların beşiklerinin, çocukları tarafından tıngır mıngır sallandığı vakitlerde yani. Günlerden birgün, eve giderken, akşam ezanına sadece çeyrek korkular kalmışken..Yolda ters dönmüş bir yavru kaplumbağaya yardım etmeye çalışan kanadı kırık bir serçe yavrusu görmüşsün. Korkmuşsun önce. Çünkü kaplumbağa ağlamaklı bir ses tonuyla serçecikten yardım istiyormuş..Serçe de gücünün ancak bu kadarına yettiğini söyleyip var gücüyle kaplumbağayı düzeltmeye çalışıyormuş. Evet evet kulaklarına inamamakta haklıymışsın. Hem serçe hem de kaplumbağa konuşuyormuş. Büyülenmişsin! Ya da büyülendiğini düşünmüşsün. Hemen yanlarına koşup kaplumbağayı düzeltmişsin. Serçenin kanadını öpüp iyileştirmişsin. İki minnacık yürekten beklenmeyecek derecede büyük dualar almışsın. Birden bire en çok dilediğin şey gerçekleşivermiş; artık sen çok güzel resimler yapabiliyormuşsun. Ondan sonra ver elini dünyayı renkten renge boyama çabaları..
Bu olayı evde annene anlatmışsın. Tüm anlattıklarına inanmış ve bunları kimseye anlatmamam için sana tembihte bulunmuş. Çünkü büyüler sır olarak kalmalıymış. İnsanlar gaddarmış, duyarlarsa kıskanıp bozmaya çalışırlarmış büyüyü (Peki bu sırr’ı yazar nereden öğrenmiş? İşte bu da sırmış...Şşiit!..Kimseler duymasınmış)
Ortaokulda artık kızların çok olduğu sohbetlerde konuşlandırmaya başlamışsın kendini yavaş yavaş. Zira; sana aşık olduğunu diğer kızlar aracılığıyla haber gönderen erkekler ortaya çıkınca, kocaman bir futbol kitlesini hüsrana uğratan o acı kararı almışsın: Yapmışsın vakitsiz jübileni.
Sen artık bir küçük hanım olma telaşesiyle, özgür bir kızçocuğu olma arketipleri arasına sıkışmış bir ergenlik sivilcesi kızarıklığında dalıvermişsin sana yüklenen “bu memlekette kız olmak” konulu ve aşırı kaygılı anne öğretisinin içerisine.
İlk aşkın bu vakitlere denk düşmüş. Sen, kalbinin yaz mevsimlerine çığ düştü sanmışsın. Bir titremedir hoplatıvermiş yüreciğini. Gözpınarlarının kurumasını göze alarak sevmişsin..
(Yazar aşkların’a dair mevzulara değinmemeyi yeğlemektedir.Çünkü aşk iki kişiye ayan olur; üçüncü sadece susmalıdır: Yazar susmuştur!)
Okuduğun okulun bazen sana teşekkür etmesi bazen haylazlıklarından dolayı seni takdir etmesi ve bu durumu abartıp tüm bu şükran ifadelerini sana yazılı birer belgeyle dile getirmesi aileni çok mutlu ediyormuş. Sırf onlar mutlu olsunlar diye bu belgelerden hep verilmesini istiyormuşsun. Bunun için yapman gerekeni de bulmuşsun. Üç ana derste başarılı olmak:
1) Resim
2) Müzik
2,5) Beden eğitimi (Yazar’a yanlış bilgi verilmiştir. İkibuçukuncu sırada yazılı olan dersi o da yeni öğrenmiştir)
3) Edebiyat
Hay Allah Kahretmesinmiş ki! E bu derslerin hepsinde sınıfın en iyisi olmana rağmen artık sana takdir değil tekdir yağıyormuş: “Hanfendi, kızınız biraz tuhaf..Yo yo lütfen yanlış anlamayın tuhaf derken kötü birşey demek istemedim..Yani ne bileyim biraz şey..NEYY! Hemen açıklayayım efenim kızınız doktor filan gibi parayla paralel meslekleri seçip karpuz gibi yata yata büyümeyi değil de ruhuna ikiz bir ruh çizmek için ressam olmayı istiyor..Yani korkarım kızınız bir sanatçı.. Valla, siz hele bir de lisede üzerine düşün bakalım belki aklı başına gelir..Zamane çocukları efenim..Televizyondan filan görüyorlar bu apır sapır işleri sonra böyle oluyorlar işte..Halbuki doktor olmayı, insanları böyle mis gibi cazır cuzur kesip biçmeyi iste değil mi! Ama yok..Garip efenim..Valla garip”
Lisede olaylar iyice sarpa sarmış artık. Günlükler tutulur olmuş. Seni tek anlayan şeyin boş bir kağıt sayfası olduğuna hayret ediyormuşsun. “Yakışıklı” kelimesinin anlamına vakıf olmuşsun.
Dış güzelleğin hakiki güzellik olduğu yalanından bir türlü vazgeçmiyormuş çocuk kalbin. İlle de boy, ille de pos, ille de kaş, ille de göz. Peki ya yürek? Yüreği bulmak türek istiyormuş.
Yürek derinlerde..Kazma kürek alıp kazmak gerekiyormuş, sen henüz bilmiyormuşsun.
Yaptığın resimlerde pastel boyalı kuru yapraklar çizmeye başlamışsın. Ha bir de sınıfın tüm kapı ve pencereleri açıkken niye sürekli başının üzerinde yeller estiğini anlayamamışsın bir türlü. Bir çift göze, bir ele, bir kaşa, bir tutam kirpiğe geceler, türküler, sazlar sözler ve uykusuzluklar ödemeye başlamışsın..Karşılığında sadece gönlünün hoş tutulmasını dilemişsin...Ama Aleaddin’in Cin’i bir türlü sana gelmemiş. Şerefsiz Aleaddin ve tabiiki şerefsiz Cin!
Bir türlü olmuyormuş sevda işlerinde gülücükler. Erkekler zaten öküzmüş kardeşşşiiimm! Onların kalplerine kan yerine testosteron gidiyormuş hep.
Sen de seyretmişsin o filmi günün birinde. O filmde sadece gerçek aşkı tadabilecek donanımda olan insanlar ağlayabilirmiş.
Sana da gülmüş Allah! Selvi boylu alyazmalı saatler seni de kaçırmış masallar diyarına.
-Sevda nedir ?
-Emektir !
Diyaloğuna takmışsın kafayı.
Bunu sadece selvi boylu alyazmalılar mı biliyormuş? Kamyoncu bir sevgili olurmuymuş ki? Resimlerine bir yağmurdur sağanaklaşmaya başlamış. Türkülerin sesine bir çatallık gelip oturuvermiş.
Bilmeden büyüyormuşsun. Meğer kafanı kurcalayan bir sürü şeyi çözmen için büyümen gerekiyormuş.
Gidenlerin ardından mendil sallayan çocuk gözlerinden hayli zaman haber alamamışsın. Bir “güzelim sanatlar” okuma sancısıdır kaplamış içini. Önceleri yediğin bir şey dokunuyor sanmışsın ama sonra anlamışsınki “olmazlar”mış o dokunan şey. Sıvamışsın kolları başlamışsın olmazları oldurmaya.
En sevdiğin çalışma biçimi, karakalem hayatları, izbe caddelerden çalıp, çalakalem ve âlelacele tuâle düşürmekmiş. Ne vakit bir ürkek sokak çocuğu görsen başlıyormuşsun reprodüksiyon mutluluk tabloları çiziktirmeye. Ressamı bilinmeyen tabloların kopyacısı oluvermişsin. Ne vakit, çektiği ızdırabı gözlerine yaşlı boya tablo yapmış bir yaşlı kadın görsen o an cebinden bir tebessüm çıkarıp kadıncağızın saçına takıveriyormuşsun. Dünyanın anlamsızlığına isyan başlatan bir nefer oluveriyormuşsun. Hem de sokağa çıkma yasağının başladığı hüzün bombardımanı vakitlerde.
Hayaller kuruyormuşsun, pembe pancurlu bir dünyaya ilişkin.
Kucağına düşen her düş’ü can havliyle kalbine bastırıyormuşsun.
Öksüz hüzünlere annelik ediyormuşsun.
Issız sokaları bir ıslıkla ıslatıveriyormuşsun.
Sokak lambalarına gaz yetiştiriyormuşsun
Masalların sağına soluna mucizeler tutuşturuyormuşsun habire.
(Yazar senin bu çabalarından dolayı, teşekkürlerini sunmaktadır alakasız yere; zira yazar alakalı teşekürlerden hazzetmemektedir)
(Fakülte aşkları...Bu bahis için tek bir cümle dolamışsın diline :
Aşkolsun size aşk bildiklerim!)
Bir elinde cımbız bir elinde diploma, terkedip gitmişsin okullu yılların kara tahtasına çetelediğin yılları.
Şimdi okulsuz oldun sokakları doldurdun
Yaşasın sokakların, sokaklar artık senin..
Resimler yaptığın suluboya çöllerin duvarlarını süslemeye yeltenmişsin gecenin bir vakti: Kayan bir yıldızın fotoğrafını getirip sırılsıklam iki bulutun önüne yapıştırıvermişsin.
Yani Ne yapmışsın? Fotoğraf çekmişsin..Fotoğraf.. Fotoğraaaff !
Boynunda asılı duran kolyeye bir komşu daha gelmiş: Sokak kavgalarından kaçan düşleri, bir görünüp bir kaybolan demleri, annesini arayan yavru kedileri, zülüflerine sevda değmiş yeniyetme kızları, annesinin öpücüğünü yaz güneşi sanıp vakitsiz açan akşamsefalarını, mahcubiyetini gizleyecek iki parmak arasını bile bulamayan boyacı çocukları, kar’a şükreden kardanadamları, akıl bunaltan yokuşları, yürek burkan şarkıları, ebruli gözyaşlarını, ‘ela gözlüm ben bu elden gidersem’leri, ‘kal melûl melûl’ları, hesap edilemeyen fakirlikleri, çamurlu elleriye dünyayı maviye boyamaya yeltenen küçük çocukları, idamı bekleyen şiirleri, kendisine “gel” denilmesini bekleyen dünyanın umutlu ve en umutsuz gözlerini, ilk uçurtmaya atlayıp şehri terketmeye hazırlanan kemanları, kuyruğunun nerede olduğunu kendisinden başka herkesin bildiği küçük kurbağayı, şehrin melankoli fonuna katkı yapan puslu Boğaz gecelerini, halk arasında “kimbilir niçin sokağa düştü” diye tanınan şarapçıların ağız kokusunu, genzi sızlatan ayrılık susuşlarını, şarjörüne demet demet çiçek süren bir aşkın ilk başlangıç anlarını, kimliksiz gölgeleri, bir trene “dönersen ıslık çal” diyen gurbet analarını, bir adamın, sevdiği kızı bir kere görebilmek için üzerinde günlerce volta atıldığı herhalinden belli olan traşsız, yorgun, derbeder, tiryaki ve mahzun kaldırımları, asla kavuşamayacağı aşklara bıkmadan usanmadan mektuplar yollayan meçhul aşıkları, bir gece öncesinin başağrısını iki kaşık çorbayla dindirmeye çalışan işkembecileri, bitmeyen bekleme işkencelerini, sabredip kazananların zafer gözyaşlarını, siyah beyaz bir ‘yaralı kalpler’ filminin mutlu sonla bitme olasılığını, çiçek satan çingenelerin yalan söylemedeki hünerlerini ve elindeki sürahiyi silüetlerle doldurmaya çalışan kendini çekecek bir fotoğraf makinası komşu olmuş boynundaki kolyene..
Artık iki sokak arası, kaşla göz arasında bulduğun tüm anları dondurup derin dondurucuya yani albümüne yerleştiriyormuşsun itinayla. Seviyormuşsun yaşamdan birşeyler çalıp biriktirmeyi; nasıl olsa kimseye zararı yokmuş aksine çaldığın acılardan ötürü sana dualar etselermiş. Kıymet bilen kalmamışki.
Aklın zaten karmakarışıkmış herdaim ama iyiden iyiye karışmaya başlamış. Önceleri zihninin netlik ayarının bozulduğundan kuşkulanmışsın. Tüm ayarları tek tek kontrol etmişsin. En puslu günlerde bile yüzünde aniden beliren parlamalar da neyin nesiymiş..Rotuş atarak da düzelmiyormuş, makyajına makyaj katarak da..Neyin nesiymiş acaba bu durum diye bir doktora gitmişsin. Doktor kadrajdan tut montaja kadar, tepeden tırnağa, iyice bir muayene ettikten sonra teşhisi koymuş: Sen yakın bir zamanda öksüz bir yavru kediyi evlat edinmişsin demiş. Meğersem böyle durumlarda insan beyni bol miktarda mutluluk hormonu salgılarmış. Bunu gören diğer hormonlar beyine bu durumdan şikayetçi olurlar ve sayıca üstün duruma geçen mutluluk hormonunun kendilerini asimile etmeye çalıştığını söylerlermiş. E tabii iki arada bir hormon deresinin ortasında kalan beyin de feleğini şaşarmış..Doktorun son söyledikleri çok hoşuna gitmiş: Şaşmayan feleğin sat anasını gitsin !
Hani öykü yazarı seni bir masala yakıştırmıştı ya çokça..Masalmış..
Bir sabahmış..
Uykulardan uyanmışsın..
Sonbaharlardan bir sabahmış işte.. Bir fincan kahve alıp pencerenin önüne oturmuşsun..Aslında sen çayı daha çok severmişsin de o gün kahve içesin gelmiş. Bir yandan sokaktan geçen binbir türlü manzarayı seyredip bir yandan da bu manzaradan nasıl bir fotoğraf karesi çıkarabilirim diye kendi kendine düşünüyormuşsun. Belki ilham olur diye bilgisayarın başına geçip o gün yayınlanan fotoğraflara bakmaya başlamışsın. Siyah bereli, traşsız yüzlü, kahveci çırağı görünümlü ve tüm dünyaya “susun” der gibi poz veren adama, bilmeden, istemeden selam vermişsin.
Ve birden..
Dışarıdan bir kar sesidir gelmeye başlamış. Şaşırmışsın. ”Kar’ın sesli sesli yağdığı nerden görülmüş, hem de bu mevsimde” diye geçirmişsin içinden ama gerçekten cama vuran her kar tanesi bir kalp atışı gibi ses çıkarıyormuş.. Dolu mu? Yok, değil. Tuhaf çok tuhaf..
Kendi ellerinle ördüğün mor – ki sen örgü de bilmezmişsin aslında- atkını dolamışsın boynuna. Ardından mor palton, mor beren ve mor eldivenlerini takıp kendini dışarı atmışsın. İlk kar tanesi düştüğünde kirpiğine o kalp atışı sesine benzeyen sesi kalbinin içerisinde hissetmişsin. Gayr-i ihtiyari başını gökyüzüne kaldırmışsın. Aman Allahım o da nesi! Gökyüzü meleklerle dolu. Kucaklarında birer kar tanesiyle melekler ağır ağır yere süzülüyor ve yere varan meleğin tek atımlık kalbi duruyor: Küt!
Kar sesi..Meleklerin biten nefesiymiş öyle mi!
Kalbinin en mahrem odalarında senden habersiz yaşayan deli kızın gözünden yaşlar boşalmaya başlamış..
O an içinden karda izini kaybettirmek düşüncesi geçmiş..Ardına dönüp baktığında karda yürüyüp iz bırakmadığını görmüşsün. Ve sen içinden ne dilek tutarsan hepsinin gerçekleştiğini (Çünkü öyküyü yazarı -ki biz bundan sonraki kısımlarda kendisinden masalcı diye bahsedeceğiz- artık senin tüm istediklerinin gerçekleşebileceği bir dünya sunmuş sana)
Evden Üsküdar’a kadar yürümüşsün..Aslında bu normal zamanlarda imkansız gibi birşeymiş ama artık neyin imkanlı neyin imkansız olduğunun bir önemi de yokmuş. Ne istersen oluyormuş ne de olsa..
Boğaz manzaralı bir bankta karın yağmasını seyrediyormuşsun. Ağır ağır inceden inceden gökyüyünden Sezai Karakoç’un o ölümsüz kar şiiri kalbine yağmaya başlamış...Mısra mısra, kıt’a kıt’a :
KAR ŞİİRİ
Karın yağdığını görünce
Kar tutan toprağı anlayacaksın
Toprakta bir karış karı görünce
Kar içinde yanan karı anlayacaksın
Allah kar gibi gökten yağınca
Karlar sıcak sıcak saçlarına değince
Başını önüne eğince
Benim bu şiirimi anlayacaksın
Bu adam o adam gelip gider
Senin ellerinde rüyam gelip gider
Her affın içinde bir intikam gelip gider
Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın
Ben bu şiiri yazdım aşkın çeşidi
Öyle kar yağdı ki elim üşüdü
Ruhum seni düşününce ışıdı
Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın
Kar içinde yanmaya başlamışsın. Üzülme “Bu da geçer” demiş masalcı ve bu da geçmiş..
İrkilmişsin ansızın. Mendil satan bir küçük kız sağ omzuna dokumuş. Çevirip başını kıza bakmışsın..
“Bir mendil alır mısın abla” deyivermiş ağlar gibi. Aklına bu kızcağızı sömüren anası babası gelmiş. Yok almıyorum” diyesi olmuşsun..”Al abla, bunlar kağıt değil, bunlar el işi, iğne oyalı mendiller..Hem bak gözünün kıyısında iki damla yaş birikmiş, onları silersin..Hüzünden olsa gerek” demiş kız..”Ne hüznü, ne gözyaşı..Sırf sen üzülme diye ver bari bir tane” deyip almışsın bir tane..Küçük kız sevimli sevimli gülümseyip, “Abla biliyor musun, yatsıya kadar yanan yalan mumunu sadece gözlerden anlayabilirsin” dedikten sonra ağır ağır uzaklaşmış..
Mendilin üzerinde bir elyazısı:
Ancak çocuklar gözlerinin herşeyi gizlediğini sanarlar !
Gözlerinin elâsı lâl olmuş gibi ağlamış. Üç damla yaş dökülmüş gözlerinden: Şıp Şıp Şıp !
Üç damla gözyaşı ve üç asrılık toprak kokusuna bulanmış İstanbul!
İstanbul’a yayılan tüm hüzünleri yüreğine koymayı geçirip içinden, eve gitmek üzere yola koyulmuşsun..Ve tabii ki aklından geçen tüm dileklerin masalcı tarafından anında gerçekleştirileceğini unutmuşsun.
Evin yolu bildiğin yol değilmiş. Önünde bembeyaz bir yol. Yolun sonunda bir beyaz at şaha kalkmış. Dizginlerini mendil satan kız tutuyor. Atın gözünde üç damla yaş. Koşmaya başlıyorsun, yüreğinin şaha kalktığını ilk defa görüyorsun..Ürkek ama teredddütsüz bir koşu tutturuyorsun. Atın gözünde üç damla yaş. Nietzsche gelmiş aklına: Hiç kere hiçbirşey herşey eder deyivermişsin içinden...
Kar yağıyor..
Kar yağı..
Kar ya..
Kar..
Eve varımışsın. Yanında kardanadamlar ordusu. Evine kadar eşlik etmişler sana. Aklında tek bir düşünce var: Dışarıda dizboyu yağan karların hepsinden pırıl pırıl güneşler devşirmek. Ya da başıboş tüm hüzünlerden neş’e büyütmek. Ama önce tüm hüzünlerin senin elinde olması gerekliliği geliyormuş aklına. Çok yorulmuşsun. Bir an önce uyumak istiyormuşsun. Yarın tüm yolların karını temizleyeceğin fikri canını sıkıyormuş ama ne de olsa hazan mevsimi senden sorulduğu için gururlanmışsın yoktan yere. Bir gülümsemedir kaçıvermiş dudağının kenarından. Aynalar dile gelmiş:
Gülüşünle kardelen çiçekleri umutlanmış
Yatağa girer girmez uykuya dalıvermişsin dehlizsiz uykulara. Sonra garip bir rüya görmüşsün. Güya sen bir “hüzünkeş”mişsin de İstanbul’un tüm hüzünlerini toplayıp gülücüklere dönüştürmekle görevlendirilmişsin. Hayır, bu bir rûya değil. Bu olsa olsa bir kâbus diye geçirmişsin aklından. Kan ter içinde uyanmışsın. Bir bardak su içip pencereden dışarı bakmışsın. Hava açık, kar’ın zerresi yok.. Bir oh çekip dalıvermişsin uykuya kaldığın yerden..
Bir sabahmış..
Uykulardan uyanmışsın..
Sonbaharlardan bir sabahmış işte.. Bir fincan kahve alıp pencerenin önüne oturmuşsun..Aslında sen çayı daha çok severmişsin de o gün kahve içesin gelmiş...Bir yandan sokaktan geçen binbir türlü manzarayı seyredip bir yandan da bu manzaradan nasıl bir fotoğraf karesi çıkarabilirim diye kendi kendine düşünüyormuşsun..Belki ilham olur diye bilgisayarın başına geçip o gün yayınlanan fotoğraflara bakmaya başlamışsın..Siyah bereli, traşsız yüzlü, kahveci çırağı görünümlü ve tüm dünyaya susun der gibi poz veren adama, bilmeden, istemeden selam vermişsin.
Ve birden..
Dışarıdan bir kar sesidir gelmeye başlamış...
Kapı çalınmış? Açmışsın.
Karlar arasında beyaz bir güvercin. Ayağına bir mektup sarılı..Açıp okumaya başlamışsın, şöyle başlıyormuş mektup :
Bana doğru bak..Hah, böyle çok güzel.. Gülümse biraz, “cheese” de..Yazıyoruuumm vee
YAZDIM SENİ !
--
bir çift nemli, iki derece miyop elası derki, güzel dostluklara…