1973’de Adana’da doğdu
1988’de amatör olarak fotoğrafla ilgilenmeye başladı
1996’da Mersin Fotoğraf Derneği’ne üye oldu
2006’da fotokritik.com’a üye oldu
2007’de Sınırsız Fotoğrafçılar Grubu’ na üye oldu
http://www.fotoritim.com
2007’de AFIAP unvanı aldı.
Mersin Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nde öğretim üyesi.
Fotoğrafla amatör olarak ilgilenen birisi.
Fotoğraflıyorum öyleyse varım! -Yanlış-
Fotoğraflıyorum ve paylaşıyorum, öyleyse varım! -Doğruuu-
----------Aşağıda Kısa Makalelerini Yayınlamakta---------
"Doğa Fotoğrafçılığının Tanımı ve Etik Değerler"
Yazan: Baybars SAĞLAMTİMUR
( Aylık sanal fotoğraf dergisi fotoritim.com’un Şubat 2007
sayısında yayınlanan makaleyi daha rahat okumak için:
http://www.fotoritim.com/yazi/doga-fotografciliginin-tanimi-ve-etik-degerler
)
Günlük yaşantının dertlerinden; yozlaşmış insan ilişkilerinden,
mekanik hayattan, betonlardan ve asfalt yollardan bunalıp, güneşi
daha iyi görebilmek, rüzgarı daha iyi hissedebilmek, kuşların ve
tabiattaki tüm canlıların varlığını daha iyi algılayabilmek için,
zaman zaman sırt çantamızı doldurup vururuz kendimizi yollara.
Şehirlerden uzaklaştıkça, aslında daha da yaklaşırız özümüze.
İnsanoğlu kendi yarattığı şeylerde değil, geldiği ve yolculuğunun
sonunda ulaşacağı yerde, yani doğada bulabilir ancak gerçek huzuru.
Ancak onunla bütünleşerek hayatın gerçekliklerini daha iyi
tartabilir.
Doğaya çıkış aşamasında insanoğlu; mağarada yaşadığı devirlerden bu
yana benliğinde taşıdığı ve mağara duvarlarına yansıttığı, gördüğü
olayları ve nesneleri kaydetme işlemini; zaman süreci içerisinde
yeni teknolojileri de kullanarak kaydetmeye devam etmektedir.
Aslında, yapmak istediğimiz şey zamanın akışı içerisinde değişecek,
dönüşecek veya yok olacak olan bu anların ve doğanın, fotoğraf
aracılığıyla dondurulması, onların tekrar tekrar izlenebilmesi
ve/veya başkalarıyla paylaşılabilmesidir. Bu, hem doğaya hem de
insanın kendisine olumlu etkiler doğurabilecek bir davranış
şeklidir. Çekilen fotoğrafların diğer insanlarla paylaşımı
sonucunda, izleyenlerin bir kısmı da doğadan etkilenerek, onu daha
iyi anlamaya ve yorumlamaya ya da fotoğraf makinelerini alarak,
aktaran kişinin de yaptığı gibi görüntülemeye
çalışabileceklerdir.
Son aşamada, yani görüntüleri sadece izleyen değil onları üreten
kişi olmak istediğimiz anda, doğa fotoğrafçılığının tanımını ve
etik değerlerini bilerek çekim işlemine koyulamamız gerekir.
Bunlar, öncelikle doğaya olan saygı ve sevgiyi korumaya yönelik,
fotoğrafçıların doğada fotoğraf çekerken kapılabileceği hırsları ve
doğayı tahrip edebilecek davranışlarını önlemeye yönelik
kurallardır. Dünyanın neresinde bir doğa fotoğrafını sunarsak
sunalım, bahsedilecek etik değerlere uygun düşmeyecek biçimde
çekilmiş fotoğraflar kabul görmeyeceği ve doğa fotoğrafı olarak
değerlendirilmeyeceği gibi, beraberinde çeken kişinin ismini de
lekeleyecek sonuçlar doğurabilir.
Natural History Photography (Academic Press Inc., London, 1974)
kitabında doğa fotoğrafı tanımlamalarına göre doğa fotoğrafının
içermemesi gereken unsurlar şu şekilde özetlenebilir:
1- Renkli filtre kullanımı ile görüntünün doğal olmayan şekilde
boyanması.
2- İnsana ait yapılar, evcil hayvanlar ve insan unsuru içeren her
türlü şeyin görüntüde yer alması.
3- Ürkecek veya rahatsız olabilecek derecede yakın mesafeden vahşi
hayvanların görüntülenmesi (özellikle de yavru kuşlar için
geçerli).
4- Doğanın çekim esnasında insan eliyle şekilsel değişikliğe
uğratılması veya tahrip edilmesi.
5- Doğanın çıplak varlığının bazı fotoğrafik teknikler kullanılarak
değişikliğe uğratılması.
FIAP’ın (Uluslar Arası Fotoğraf Sanatı Federasyonu) doğa fotoğrafı
tanımlaması ise şu şekildedir:
Doğa fotoğrafı, doğal bir yaşam alanı içindeki canlı, evcil olmayan
hayvanlar ve tarımsal olarak yetiştirilmeyen bitkileri, jeolojik
oluşumları ve böceklerden buzdağlarına kadar, doğal sürecin geniş
çeşitliliğini tanımlar. Evcil, kafes içinde saklanan veya her türlü
yöntemle özgürlüğü kısıtlanmış hayvanlarla tarımsal olarak
yetiştirilen bitkilerin fotoğrafları, doğa fotoğrafı olarak
değerlendirilemez. İnsanlar tarafından değişikliğe uğratılmış bir
çevreye uyum sağlamaya çalışan baykuş ya da leylek gibi canlıların
oluşturduğu doğa konularıyla; kasırga ve med-cezir dalgaları gibi
çevreyi tekrar eski haline dönüştürmeye çalışan doğal güçlerin
izlerini taşıyan görüntülerde, insan unsuru en az düzeyde olmak
şartıyla kabul edilebilir. Hangi fotografik araç kullanılırsa
kullanılsın, orijinal görüntü fotoğrafçı tarafından çekilmiş
olmalıdır. Orijinal görüntüye yapılacak her türlü müdahale ve
değişiklik, hataların hafif bir rötuşu ile sınırlı olup, orijinal
görüntünün içeriğini değiştirmemelidir. Yukarıdaki şartlar yerine
getirildikten sonra, tüm doğa fotoğraflarında artistik becerinin en
üst düzeyinin kullanılması için her türlü çaba gösterilmelidir.
Bu tanımlamaların yanı sıra, doğa fotoğrafçılığında temel etik
kurallardan birisi de görüntülenecek olan canlının rahatının
çekeceğiniz fotoğraftan daha önemli olduğudur. Eğer
fotoğraflıyacağınız canlıyı ürkütecek, rahatsız edebilecek
davranışlar sergiliyorsanız, sırf daha ilgi çekici bir görüntü
yakalayım diye yaşama alanına tecavüz ediyorsanız, görüntülemeye
çalıştığınız canlıya ve doğaya karşı saygıyı kaybetmek üzeresiniz
(veya kaybetmişsiniz) demektir. Bu nedenle, canlıları önceden
tanıyarak, biyolojik döngülerini, habitatlarını, davranışlarını ve
yaklaşabileceğiniz mesafelerle ilgili bilgileri almadan çekimlere
başlamamalısınız. Bunun için, örneğin kuşların fotoğrafılanmasıyla
ilgileniyorsanız bir kuş gözlem veya ornitoloji kulübüne üye
olmanızda ve konuyla ilgili eğitim almanızda yarar vardır.
İster bir mağarada olun, isterseniz ormanda ya da herhangi bir
tabiat parçasında, görüntüleme işlemini yaparken ya da sadece
dolaşırken, şu genel kuralı da asla aklınızdan çıkartmayın: Doğada;
fotoğraftan başka bir şey alma, ayak izlerinden başka bir şey
bırakma ve zamandan başka bir şey öldürme!
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
"Fotoğrafta Sayısal Çağ"
Yazan: Baybars Sağlamtimur
( Aylık sanal fotoğraf dergisi fotoritim.com’un Mart 2007 sayısında
yayınlanan makaleyi daha rahat okumak için:
http://www.fotoritim.com/yazi/baybars-saglamtimur--fotografta-sayisal-cag)
Sayısal teknolojinin gelişimi ve bu durumun fotoğrafçılar ve
eserleri üzerine olan etkileri, sayısal teknolojinin geleneksel
fotoğrafların kalitesini yakalamaya başladığı günlerden bu yana
fotoğraf camiasında en hararetli konuşulan konulardan biri haline
gelmiştir. Ancak, bu tartışmalar sanatı gölgede bırakacak derecede
yüzeysel ve abartılı bir biçimde sürdürülmektedir. Oysa ki
fotoğrafta müdahale, neredeyse fotoğrafın bulunduğu ilk yıllarda
başlamış ve sayısal teknoloji öncesinde de pek çok fotoğrafçı
tarafından uygulanmıştır.
Fotoğraf üzerine yapılan müdahalelerin tarihinin 19. yüzyılın
ortalarında başladığı bilinmektedir. Hans Arp, 1917’de, Dada
galerisinde açılan ilk dadaist sergideki kolaj fotoğraflarında,
fotoğrafları kestikten sonra, belirli biçimlerde yapıştırarak
kullandığı yeni bir yöntemi sunmuştur (3). Fotoğrafa müdahalede
bilgisayar teknolojisinin bulunmadığı o yıllarda, kesme-yapıştırma,
üst üste baskı veya çekim, v.b. yöntemlerle gerçekleştirilen bu
çalışmalar, artık, tamamen değilse bile, büyük ölçüde bilgisayar
ortamında yürütülmektedir.
Günümüzde müdahalelerin kolay ve ‘parmak izi’ bırakmadan
gerçekleştiriliyor olması, fotoğrafı makinede çekerek oluşturma
tekniğinden ziyade bilgisayar teknolojisini kullanarak
başkalaştırma şekline dönüşmüş ve fotoğraf çekme eylemini kimileri
için ikinci plana itmiştir. Bu koşullarda fotoğrafı gerçek
zaman-mekan boyutunda, görerek ve hissederek oluşturmaktan ziyade,
sonradan işleyerek sunmak yaygınlaşmaktadır. Bu durum, fotoğraf
çeken değil, fotoğraf veya daha doğru anlatımı ile görüntü
oluşturan insan kavramının gelişmesini kolaylaştırmış ve
yaygınlaştırmıştır.
Bazı eleştirmenler, 1980 ve 1990’larda sayısal teknolojideki
gelişmelerin fotoğrafın ölümünün ve yeni görme biçimlerinin
oluşumunun müjdecisi olduğunu ve sayısal görüntülemenin, daha
önceki görüntüleme formlarını -özellikle de görüntü ve gerçek
arasındaki kaçınılmaz bağı kopartarak- ortadan kaldıracağını
bildirmişlerdir (2). Burada, sizlere Nazif Topçuoğlu’nun Fotoğraf
Ölmedi Ama Tuhaf Kokuyor kitabından ilginç bir bölümü aktarmak
istiyorum: “Geçenlerde, yeni bağımsız olan Slovakya’nın Bratislava
şehrinde yapılan bir spiritizma seansında kendisiyle temasa geçilen
Káh’ın son teknolojik gelişmelerin fotoğrafçılık üzerindeki
etkileri hakkında oldukça şüpheci mesajlar gönderdiği söyleniyor.
Onun giderek artan bilgisayar hegamonyasından derin kaygı duyduğu
bildiriliyor. Rivayete göre Káh’ın ruhu şöyle demiş: Bütün bu
sibernetik ve sayısal dalavereler abesle iştigaldir! Bunlar mana ve
emosyondan kaçıp korkan ve ulvi, yüce mevzularla yüzleşme
cesaretini kendinde bulamayan 20. yüzyıl insanının teknolojiye
sığınmasından başka türlü izah edilemez. Zaten pek çok beğenilen
‘medium is the message’ lafından ancak böyle bir netice
beklenebilirdi... Zavallı insanlar pahalı yüksek teknolojik
aygıtları kullanmış olmalarının, yaptıkları işleri mazur göstermeye
ve onları bizatihi değerli kılmaya yeteceğini sanıyorlar. Bütün bu
teknoloji egemenliği, avutmaktan başka, hiçbir yaratıcı talebe
cevap vermiyor. İnsanoğlunun yüksek potansiyeli ve melekelerini
geliştirmede bir aşama sağlamıyor. Derinliği yok. Her şey sathi ve
geçicilik panayırında kaybolmaya mahkum. Üstelik bu aletlerle bir
şey yapmış olmak çok da kolay. İlkel bir gerçeküstücülük derin
manalar içeriyormuş gibi takdim ediliyor. Eskiden fotoğraf
makinesinin arkasında, göz, beyin ve yürek arardık, şimdi araya
bilgisayar girmiş. İnsandan iyice uzaklaşıyoruz! Robotların başka
robotlar için yaptığı bir sanat bu.” Nazif Topçuoğlu kitabının bu
bölümünü şu cümle ile bitiriyor: “...belki robotlar Japon
fabrikalarında robot yapabilirler, ama, sanat asla!” (1).
Sizce fotoğraf sadece üretildiği ortam anlamında bir değişim süreci
mi yaşıyor yoksa bakış açımızın veya görüşümüzün yeniden
şekillendiği bir sürece mi girildi? Eskiden beri yapılan
müdahaleler neden şimdi bazıları tarafından can sıkıcı ve
tedirginlik verici karşılanırken, kimileri açısından hayal gücünün
yüzeye yansıtılması için bir fırsat olarak görülüyor? Değişen
sadece teknoloji mi? Káh, günümüzde yaşamadığı için kahroluyor ve
içten içe, kıskançlığını, aktardıklarında gizliyor olabilirmi?
Yorumunu sizlere bırakıyorum...
Kaynakça:
1. Topçuoğlu, N., 2000. Fotoğraf Ölmedi Ama Tuhaf Kokuyor. Yapı
Kredi Yayınları, 1326: 211-212.
2. Wells, L., 2003. The Photography Reader. Routledge, London and
New York, 198-199.
3. Yıldız, S., 2005. Görüntüleri Birleştirmede Bazı Yöntemler:
Fotomontaj. Tübitak Bilim ve Teknik Dergisi, 446: 86-89.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
"Fotoğrafçılıkta Empati"
Yazan: Baybars Sağlamtimur
( Aylık sanal fotoğraf dergisi fotoritim.com’un Mayıs 2007
sayısında yayınlanan makaleyi daha rahat okumak için:
http://www.fotoritim.com/yazi/baybars-saglamtimur--fotografcilikta-empati
)
Çoğumuz için fotoğraf çekme eylemi, bizi dış dünyada normalde
olduğumuzdan farklı bir yere yerleştiren, diğer insanlarla sürekli
yüzleşmemizi sağlayan bir olgudur. Ev veya stüdyoları dışında
fotoğraf çeken insanlar her ne kadar dış dünya ile en çok ilişkide
oldukları ileri sürülebilecek insan grubunda sayılsalar da aslında
bu savın arkasında bazı farklı gerçekler de yatmaktadır.
Susan Sontag bir yazısında şöyle ifade etmektedir: “Fotoğraflar
aslında yakalanmış deneyimlerdir, fotoğraf makinesi, bilincin
açgözlü halinin ideal koludur” (1). Bilinçli bir insan olabilmek
ile erdemli bir insan olabilmek arasındaki farklar çoktur elbette.
Burada bahsedilen bilinç, doymak bilmeyen bir görsel kayıt açlığı
ile dünyayı sadece bunun uzantısı olan fotoğraf makinesinin
vizöründen izleme ve kaydetme şeklinde sonlanır fotoğrafçıda.
Sontag’ın yazısı şöyle devam eder: “Yolculuk, fotoğraf biriktirmek
için bir strateji haline gelir. Fotoğraf çekme etkinliğinin kendisi
yatıştırıcı bir etki yapar ve yolculukla artabilecek genel
yabancılık çekme duygusunu dindirir. Turistlerin çoğu,
karşılaştıkları hemen her şeyle kendi arasına fotoğraf makinesini
koyma zorunluluğu hisseder. Başka ne tepki verebileceklerinden emin
olmadıkları için, fotoğraf çekerler. Bu, deneyime bir biçim verir;
dur, fotoğraf çek, devam et. Bu yöntem, özellikle acımasız bir
çalışma ahlakıyla malul insanlar -Almanlar, Japonlar, Amerikalılar-
için çekici gelir. Fotoğraf makinesi kullanmak, işkoliklerin
tatildeyken çalışmıyor olmaktan, eğlenmek durumunda olmaktan
kaynaklanan anksiyetelerini yatıştırır. Çalışmaya hoş bir şekilde
benzeyen bir şey yapabilirler: Fotoğraf çekebilirler” (1).
Sontag’ın bu ifadelerinde kanımca doğru şeyler olduğu kadar
yanlışlar da vardır. Çalışan ve tatilde fotoğraf çekme eylemini
gerçekleştiren insanların dışarıdan bakıldığında turistik gezilerde
hiç durmadan fotoğraf çekmelerinin tek açıklaması bunlar olamaz
elbette. İnsanlar normalde yaşadıkları ortamdan ayrılıp
bilmedikleri yerleri gezmeye gittiklerinde doğal olarak, ben
buradaydım, burayı gördüm demek isteyeceklerdir ve bunu en ucuz ve
kolay elde edebilecekleri yöntem de fotoğraftır. Sontag’ın yukarıda
belirttiği ve kesinlikle çoğumuzun farkında olmadan yaptığı şey
fotoğraf çekerken kendimiz ile dış dünya arasına fotoğraf
makinesinin konulması olgusudur. Bu olgu, somut anlamından ziyade,
soyut anlamda bir ‘araya kademe yerleştirme’ işlemidir.
Henri Cartier Bresson’un şu sözleri ile konuya farklı bir açılım
getirerek yazıma devam etmek istiyorum: “Benim için en zor olanı
bir portredir. Bir insanın gömleği ile teni arasına fotoğraf
makineni sokmayı denemek ve başarmak” (2). Bresson, iyi bir portre
fotoğrafını çekebilemenin ön koşulu olarak kişinin tenini örten
yapıların altına, yani dış görünümün altına inebilmenin, kişiyi
tanımanın ve onu gerçekte olduğu gibi yansıtmanın öneminden ve
zorluğundan söz etmiştir. Yani, fotoğraf makinesinin bırakın
kendimiz ile konu arasına yerleştirilmesini, çok daha farklı bir
yerde olması gerektiğini, zihinsel süreçlerin ve diyalogların
ardında, portresi çekilen kişinin özüne en yakın konumda
bulunmasının zorluğunu ifade etmektedir. Bahsi geçen yer elbette
makinenin fiziksel konumunu az da olsa işaret etmektedir ama bu
konum yabancılık duygusunu oluşturmaktan çok uzaktadır.
İzinsiz portresini çekmeye çalıştığı esnada yaşlı teyzenin
azarlamasını işitmek veya konu mankeni olarak faydalanılan
insanlarla yaşanan gerilimli anlar, fotoğraf çeken insanların
hayatında az ya da çok rastlanan durumlardır. Alfred Eisenstaedt,
bunun gibi durumlarda fotoğrafçının yapması gerekeni “İnsanlarla
temas kurmak deklanşörle temas kurmaktan daha önemlidir” (3) sözü
ile ifade etmiştir. Burada söz konusu olan bizlerin, fotoğraf
makinesinin vizörü arkasına geçerek, hatta gizlenerek, dış dünya
ile bir yalıtılma durumu oluşturmamız ve bu durum kırılmadığı
sürece sürdürdüğümüz faaliyetin diğer insanlar açısından pek de
insancıl karşılanmayacağıdır. Fotoğraf makinesinin arkasına geçerek
hayatı gözlemenin sonunda ondan yalıtılmış kalma tehlikesi, bunun
sonucunda da duygusuzlaştırma, hissizleştirme ve mekanikleştirme
tehlikesi, tüm bunlara eklenen bilgisayar birimi ve birbirimizden
uzaklaşmamız sonucunda yalnızca vizör (veya ekran), yani pencerenin
ardından izleyen kişi konumuna düşürme tehlikesi daima vardır. Bu
tehlikeyi aşabilmenin tek yolu da dış dünyaya daha fazla (fotoğraf
makinesini aracı yapmadan) açılma ve insanlarla iyi iletişim
kurmadan geçer. Bu durum, empati yeteneği veya empatik zeka ile
sağlanabilir ve her insanda farklı ölçülerde bulunur.
Fotoğraf çeken ve aynı hobiyi paylaşan diğer fotoğrafçılar ile bir
arada bulunan bizlerin, şu anda olduğumuzdan daha ileri bir
iletişim düzeyinde bulunmamız gerekmezmiydi? Sizce bu durum, ara
kademeye soktuğumuz fotoğraf makinelerimizin ve bilgisayarlarımızın
neden olduğu pencereden izleme psikolojisinden ne derecede
etkilenmektedir? Kanımca, empati kurmayı yeniden denemekte
fotoğrafik denklemlerle boğuşmaktan daha fazla fayda var.
Kaynakça:
1. Sontag, S. “Fotoğraf Üzerine, Platon’un Mağarasında”, çeviren
Cem Akaş. 1992. Sanat Dünyamız, YKY, s. 23-29.
2. Bresson, H. C. 1980. Photography Year. Life Library of
Photography, s.27.
3. Eisenstaedt, A. 1998. Collector’s Edition of Life. The Eisie
Issue, s.18.