FotoKritik

Amatör ve profesyonel fotoğraf tutkunlarının paylaşma alanı

ATMACAMANA VE POSTMODERNİZM



Atmacacı Esnaf Amca / atmacamana

Fotokritik web-te yerini alıp bizler fotoğraf yüklemeye başladığımızda,
Zamanın çoğunu kesintilerle geçiren bir site vardı. Biz ise bu site vesilesi ile tanışan ve birbirine asla saygısızlık yapmayan bir avuç insandık.

O günlerde herkesin “ağabey” diye hitap ettiği, duruşu, sözleri ve genel hayata bakışı ile “ağabey” sıfatını kesinlikle hak ettiğine inandığım bir kullanıcıyı tanıdım.

Profil sayfasında daha önce avcı olduğunu, sonradan fotoğrafa merak sardığını, önceleri öldürmek için peşinden koştuğu hayvanları, bu kez görüntülemek için izlediğini öğrendiğimde şaşırmış, göz ucu tanışıklığımıza rağmen duyduğum saygı katmerlenmişti.

Cavit Bilen, Cavit Ağabey, Fotokritik kullanıcılarının tanıdığı ismi ile Atmacamana, bu duygular ile hep izlediğim örnek aldığım bir karakter oldu.

Cavit Ağabey, köşe de yazmaya çalıştığım yorumlardan birinin altında şöyle bir istekte bulunmuş;
“Senden ricam bir ara fırsat bulursan bir de POSTMODERN konusunda bir şeyler yazsan, dili döneneler de katkıda bulunsa çok iyi olur düşüncesindeyim. Gerçekten işin içinden çıkamadım, sorduklarım da öyle.” Demiş…

“Cavit Ağabey ister de yapmazmıyım” diyerek, başta internet olmak üzere ulaşabileceğim tüm kaynaklara saldırdım.
POSTMODERNİZM konusuna farklı bir açılım getirip, başta Cavit Ağabey olmak üzere tüm okuyuculara “budur” dedirtmekti amacım.

Ulaşabildiğim kaynakları taradım, taradığım yazıların büyük bir çoğunluğunun sonunu getiremediğim gibi gelen uykumu gidermek için çay-kahve tüketimini had safhaya çıkardım.
Dişimi sıkıp sonuna kadar okuyabildiğim yazılardan sonra gözümü kapayıp düşündüğümde, aklımda hiçbir şeyin kalmadığını görmek acı tecrübelerimden biri olsa da son anda imdadıma meşhur ekşi sözlük yetişti.

Flyingv kullanıcı adına sahip katılımcının şu cümlesi;

“-lyotard'ın la condition postmoderne- isimli eseriyle enikonu tarif edilen, bir dönemin zihinsel yapısını ve izdüşümlerini anlatmak için üretilmiş sıfattır. Lakin ne idüğü belirsiz bir şey olarak algılanmaktadır. Bir şeyi anlamadığında "postmodern lan bu" de olayı kapa.

Ve Lacivert Kadife kullanıcı adına sahip katılımcının,

“Bedensel bir girintiye - örneğin kıçıma- bir adet yeşil çarliston biber - sokarsam - postmodern bir eylem yapmış olurum. Ondan yoğurtlu biber yaparsam geleneksel olurum.” Cümlesi, aydınlanmama vesile oldu.
En azından, Cavit Ağabey’in arzuladığı gibi postmodernizm-e farklı bir açılım getiremeyeceğime kanaat getirdim.

Postmodern anlam arayışlarıma Atmacamana’nın hoş görüsüne sığınarak nokta koyup, dikkatleri sığ felsefik yapımdan uzaklaştırmak adına fotoğrafa dönecek olursak,

“Atmacacı Esnaf Amca” isimli fotoğrafın Cavit Bilen’in fotoğrafa nasıl bir ruh hali ile yaklaştığını gösteren iyi bir belge olduğunu düşünüyorum.

Fotoğrafın nefis kompozisyonunu, pastele kayan ve çok yakışan renklerini, tekniğini bir tarafa bırakıp duygusuna yoğunlaşırsak,
Fotoğrafı oluşturan ikilinin arasındaki iletişimin göz yaşartıcı cinsten olduğunu görürüz.

Atmaca sahibi orta yaş üzeri modelin yüz ifadesi, bir dedenin kucağına aldığı torununa bakışı gibi, sevecen, içten…
Eline aldığı -gaga kılıfını- incitmekten korkar bir ifade ile usulca uzatırken,
Atmaca, sanki su altına dalıp nefessiz kalacakmış, “son bir defa derin nefis alayım da öyle dalayım” der gibi boynu geriye kıvrık, ağız alabildiğine açık. Fakat sahibine karşı asla tehditkâr değil…

Birbirlerini tanıdıkları, güvendikleri ortada, aradaki bağ güçlü ve sevgi üzerine kurulu…

Postmodernistler, insan ile hayvan arasındaki bu güvene-sevgiye dayalı ilişkiye nasıl bir yorum getirirler bilemeyeceğim, bildiğim Cavit Ağabeyin bu işi çok iyi yaptığı ve ara vermeden yapmaya devam etmesi gerektiği...

4 ay önce yazılmış

Yorumlar

(11 yorum yazılmış)
atmacamana Cavit Bilen

Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu. İnternet ve bilgiye hızlı ulaşım ENTEL-DANTEL işinin öyle pek matah birşey olmadığını da herkese gösteriyor. Org icat oldu keman-gitar-tanbur-saz-klarnet kendi sahiplerini arar oldu. DSLR makinalar çıktı kendine fotoğraf sanatçısı dedirtmeye çalışanların pek çoğu karanlık odalarda kayboldu.Bu yazıdaki POSTMODERN kelimelerinin önünü ve arkasını biraz anladım sanırım. Teşekkürler Erdal diyalektik materyalizmi yeniden okudum ama bu arada sovyetler kayboldu. Bilgi çağında tüm sosyal ve ekonomik ilişkilerimizi gözden geçirmeliyiz. Diyalektikte bu değilmiydi zaten. Herşey sürekli durum değiştirir. Sanal dostluklar okul-asker-hapishane-mahalle dostluklarından daha sağlam çıkıyor her geçen gün.Sevgilerimle

Aşağıda konumuzla ilgili bir belgesel bulacaksınız. Bilgilerinize sunulur.

Postmodern Yazar Orhan Pamuk...
--------------------------------------------------------------------------------
Nobel Edebiyat ödülü almaya hak kazanan yazarımız Orhan PAMUK, postmodern bir yazardır. Aşağıda Milliyet gazetesinde yayımlanan ve Postmodernizm hakkında fikir sahibi olunabilecek bir söyleşi bulacaksınız.

Postmodernizm Nedir ?

10 SORU - 10 CEVAP

Edebiyatta ve mimaride kullanılmaya başlanan bu kavram siyasi literatürümüze de girdi Son günlerde "postmodernizm" kavramı özellikle siyasi konularda çok kullanılmaya başlandı. Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Akay postmodernizmin ne olduğunu anlattı.
1 - Postmodernizm ne demektir?
Birçok anlamı var. Modernden önce, modernden sonra, eklektizm, avantgard yani öncü olma, bireyleşme, cemaatleşme olarak kullanılıyor.
2 - Bu kavram ne zaman kullanılmaya başlandı?
1960’lı yıllardan itibaren kullanılıyor. Önce edebiyatta, 1970’li yıllarda mimaride kullanıldı. 1979’da Jean François Lyotard’ın "Postmodern Durum" adlı kitabıyla bir tartışma başladı.
3 - Modernleşme serüvenimiz bizim postmodernizme açılışımızı daha mı kolaylaştırıyor?
Türkiye olağanüstü modern bir ülke. Herkes yeniye çok açık. Hatta İslami düşünce de modernliği ortaya koyuyor. Türkiye örneğin bir Fransa gibi çok çabuk yeni teknolojilerin kullanımına ayak uyduruyor.
4 - Alışık olunanın dışındaki her şey postmodern midir?
"Ordular fiili darbe yapar, bunun dışındaki müdahaleleri postmoderndir" şeklinde bir tanımlama geçerli mi? 28 Şubat böyle nitelenebilir mi. Hem asker hem sivil yönetimi, 28 Şubat’ta da, cumhuriyetin başından itibaren de var. Eklektizm anlamında, zaten başından beri bizim demokrasimiz postmoderndir. Siviller ve askerler heterojen bir şekilde birbirlerine eklemleniyorlar. Lyotard’ın bu kavramı "öncü" anlamında kullandığı şekliyle ele alırsak, 28 Şubat’a postmodern anlamını yükleyebiliriz. Ama postmoderni aynı zamanda "tözsüzlük" yani içeriğin olmaması anlamıyla ele alırsak, o zaman 28 Şubat postmodern bir müdahale değildir. Çünkü o, tözlü yani laiklik ve Kemalizm içerikli bir harekettir.
5 - Postmodernizm, içerik değil görüntü mü?
Evet. Baudrillard’ın simülasyon kavramında gerçekten çok görüntünün biricikliği yatar. Kaliforniya eyaletinde gördüğü otobanlardaki "cazibeli" arabaların ve içindeki "cazibeli" bakışların ardında yatan bir anlam yoktur.
6 - Kültürde post - modernizm kendisini nasıl gösteriyor?
Kültürler yan yanadır. Çin mutfağı, Japon mutfağı, İngiliz kumaşı, şıklık, hırpanilik, lahmacun, arabesk ve klasik yaylı çalgılar birlikte işlev görür. Her şey ayrışık ve sentezlenmeden yan yana durabilir. Patron da işçi de arabesk dinleyebilir. Bu nedenle artık Türk popu ve arabesk daha fazla burjuvaziye heyecan vermektedir.
7 - Politikaya ilginin azalmasıyla postmodern gelişmelerin arasında bir bağ var mı?
Ayrı ayrı modalar, kültürler, sanatlar, yazarlar birbirlerine kayıtsız kalabilirler. Meraksızlık vardır. Belki de bu yüzden sergiler daha az dolmakta, kitaplar daha az okunmakta. İster Aydınlanmayı yüceltsin, ister Aydınlanma karşıtı bir söylemle pozitivizmi eleştirsin, isterse de dünyanın kaybolan büyüsünü yeniden kazandırmaya çalışsın, fark etmiyor; politikaya ilgi azalıyor. İdeolojilerin yerini kayıtsızlık alıyor. Buna belki de bir tek futbol direniyor. Cemaatleşme ve kabileleşme, diğer yanda ise bireyleşme yan yana duruyor.
8 - Plastik sanatlarda durum nedir?
Tarihi olan ile şimdiki zaman yan yana durabilir. Seza Paker’in, "Giz ve Açıklık" sergisi(1999), İtalyan ressam Andrea Mantegna’nın "Evliler Odası" freskosunun dijital büyütülmüş baskısı ile plastikten yapılma pembe kulakları aynı hamam kubbesi mekanında birbirleriyle diyaloğa girebilir. Resim, video ve fotoğraf aynı sanatçı tarafından kullanılabilir. Ömer Uluç kendi resminin heykelini beraberce yapabilir. El sanatları ile yüksek sanat arasındaki ayrım silinmeye başlar.
9 - Edebiyatta postmodernizm nedir?
Gerçek ve hayalgücü birbirine karışır. Kimin yazdığı değil, ama olayın ne şekilde kurgulandığı önem kazanır. Gerçekten daha gerçek, mistikten daha mistik olaylar dizisi yani hypergerçekler yaşanır. Markalar ve seks bu tip anlatılarda ön plana çıkar. Metinler birbiri içine girer. Neden - sonuç ilişkisi sorun olmaktan çıkarılır. Gabriel Garcia Marguez’in, Umberto Eco’nun, Salman Rüşdi’inin romanları bunlara örnek oluşturur. Bizde de en çok Hilmi Yavuz, Orhan Pamuk ve Oğuz Atay’ın postmodernliğinden söz edilmektedir.
10 - Bir borunun bir kahvenin içine sokulması nedir?
Boru deyince, Paris’teki George Pompidou kültür merkezi aklıma geldi. Ona postmodern bir mimari diyebiliriz. Borular dışarıya çıkarılmış, bir şeffaflık var.

___________________________________________
Naki Özkan, Milliyet, 23.01.2001

4 ay önce yazılmış
kontrPUAN

Kemal hocam kafamın karışık olduğu da, yazının hızlı kaleme alındığı da doğrudur : )
Karl marks diyalektiğine henüz sadece giriş yapabilmiş durumdayım, bu bile enikonu ayrıntılı okumanın farz olduğunu anlamama yetmiş durumda.
Yine de elimizdeki mevcutla da biraz konuşabiliriz gibi geliyor. Markstan sonra tekrardan güncellerim : )

Kemal hocam direk konu ile ile ilgili olmasa da fırsat bulmuşken size merak ettiğim birkaç soruyu sormak istiyorum.
Postmodern’i eleştirirken kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz? Aydınlanma, pozitif bilimler ve marks hareket noktalarından modernizm’e yakın olduğunuzu çıkarıyorum, doğru mudur? Hadi daha açık sorayım. Modernizm dışında bir noktadan postmodern’i eleştirmek mümkün müdür?

Bunu sormamın nedeni tarihi biraz farklı algıladığınızı görmem. Mesela özellikle küreselleşme ve kültürlerin erimesi benim algıma göre modernizmin ütopyasıdır, postmodernin değil. Zaten sizin ilk alıntıladığınız yazıda böyle büyük düşüncelerin modernizm dönemine ait olduğunun altı çiziliyordu. Postmodernizm onun gerçekleşmeyeceğini anlayıp oryantalizmle filan uğraşıyor.. kültürlerin eriyemeyeceğini farkedip medeniyetler çatışmasına inceden yelken açtırıyor. Modernizm ile postmodernizm arasındaki çizgiyi aynı yerde çizmediğimiz açık. Bunun nedeni de modern’in özündeki temel yanlışları da hep postmodern’in üzerine yıkıp dolaylı yoldan onu temize çıkarmak mıdır? : )

4 ay önce yazılmış
KemalGul Kemal Gül

Emre, senin kafanın biracık karışık olduğunu gözlemliyorum notlarından. Konunun insanlığa sunuluşu ve/veya senin acele kaleme alman nedendir belki bu duruma.
Daha iyi özümsenmesi için Karl Marks amcanın tarihsel ve diyalektik meteryalizm üzerine yazılarını bilimsel bir bakış açısıyla okumak bize ışık tutacaktır düşüncesindeyim. Yani diyalektik kavranmadan bu konu üzerine konuşmanın fayda getireceğini düşünmüyorum.

Tarihten bize damıtılıp gelen akımlar ve devrimler bir önceki akım ve devrimlerin mirasından başka bir şey değil bana göre. Daha iyi ve yeniden... Sürekli yeniden..! Sair şarlatanlıklıklar ancak bulunduğu yüzyıl ile menkul kalıp tarihin çöplüklerinde eriyor. Fosmodernizmin de başına gelecek olan odur. Ancak açtığı tahribatı sarmak için oldukça zaman kaybedecek gibi görünüyor insanlık…
Tam bu noktada insanlığı ve yaşamı yeniden yorumlamaya aday sanatçı kesiminin hadiseye bilimsel ve evrensel formatlarla bakması gerektiğini savunanlardanım. O nedenle senin söylediğin gibi “postmodernizm tü kakadır” deyip kestirip atan bir zümrenin içinde hissetmiyorum kendimi. Hatta bu konuda “tutucu” damgası yemeye de hazırım.

Anlaşılabilmek için son derece basit bir şekilde yazmaya çalışıyorum. Sadece bu konuya ilişkin okuduğum yazıları buraya alıntılamayı düşündüm. Fakat bulunduğum yerden Anamur’a uzanacak büyüklükte olduğu ve okuyanların sinirleneceğini düşündüğüm için vazgeçtim.:)

Örneğin Karl Marks’ın diyalektiği “sadece kendisine ait” bir bilgi/düşünce yığınağı değildir. Yazılı tarih öncesi ve sonrası kendisine ulaşmış tüm düşüncelerin bilimsel özetidir. Bu mirasta benim de hissem var dersem abartmış olmam sanırım :)

Doğa her zorbaya karşı kuvvetini yaratıyor. Ortaçağlarda kralların halkı istediği gibi düşündürmeye çalışan davranışlarına çok benzetiyorum postmodernizmi. Oysa dünyada yıkılmamış elegeçirilmemiş saray kalmadığını okul kitaplarından dahi görebiliriz. Peki ya bilimsel olgular binlerce yıl neden ayakta kalıyor dersiniz? “Yaratı, disiplin sistemi içerisinde olgunlaştırıldığı için” diye cevaplamalıyım.

“Tüm devrimler ve akımlar miyadını artık doldurdu postmodernizm gelinen doğal bir süreçtir” görüşüne kesinlikle katılmadığımın notunu düşmeliyim. Sadece şu an silahlı saldırısına eşgüdümlü olarak kültürel saldırısını da sürdürüyor. Yenilgi ise olsa olsa insanlığın sonu olur. Dolayısıile kendi sonu da..!

Ben dünyanın ağasıyım, bilim de sanat da bana ait varlıklar düşüncesinin modern bir ifadesidir postmodern”izm”.

Örneğin postmoderni savunan amcalar artık iletişim araçları sayesinde ulus kavramının dolayısıyla bayrak ve misakı milli kavramlarının yokolacağını savunuyorlar. Yani Türkiye’deki benle Çin’deki bir adam aynı düşünüp davranmaya başlayacak düş bu :) Bu cümleleri 3. dünya ülkeleri için kuruyorlar. Süper güç bir ülkenin sınırlarını dünya insanına açıp açmayacakları sorulduğunda hık-mık, gak-guk diyorlar.
İşin en hazin tarafı ise hayatın her alanından kendilerine biat ederek yayacak kişiler bulabiliyor olması. “Posmodern” ve “özgün” kavramlarının aynı cümle içerisinde kullanılıyor olması da cabası. Tarihe mizahi notlar bırakıyoruz. Napalım? Bari araştırmacılar eğlensin diye avunalım :)

İlkesizlik ile özgürlüğü birbirine karşı şeylermiş gibi düşünen komik insanlar türedi…

Entrikalarla varedilmiş naylondan devrimlerin ömrü neden kısa oluyor?

Konuya vakıf bilimadamları neden postmodernden bahsederken “izm”i kullanmıyorlar?

Postmodern”izm” furyası neden muhalif ülkelerin elegeçirilmesi/uslandırılmasının hemen ardından dunya insanına pompalanma ihtiyacı duyuldu, örneğin Türkiye’de bu bombardımanın 1980’de yapılmaya başlanması sadece bir tesadüf mü?

Disiplinsizlik, saray ve çevresindekilerden başka kimin işine yarıyor?

Bunlar yanıtlanırsa eğer cebimde daha soru çok. Gelirim.

Herkese güzel bir haftasonu dilerim.

4 ay önce yazılmış
kontrPUAN

Kemal hocam ayrıntılı yazınıza çok sevindim.
Öncelikle zaten ben de akım olmadığını söyledim. Akım gibi görme eğilimi şule hanım’ın bahsettiği erendiz atasü’nün düşüncesidir. Ve öyle düşünüldüğünde hemen hemen hiçbirşeyi açıklayamıyoruz. Tü kaka deyip geçiyoruz. Geçiyoruz da ne işe yarıyor? Yani aynı şeyi söylemişiz..

Postmodernizmin kötülüklerinden bahsetmek bana esas olayı ısrar ve inatla görmemek gibi geliyor. Postmodernizm kötü değildir. O bir insan ya da bir düşünce ya da bir eylem değil ki aşağılayalım kınayalım. Bir sonuç sadece. modernizmin doğal sonucu. Modernizm de aydınlanma ve endüstri devriminin, kapitalizmin ilk aşamasının (seri üretim) doğal sonucu. Onlar da “batı”yı batı yapan şeyler. Açıkçası batı denilen şeyin ortaçağdan çıktığı zaman - yani ego’yu, onur’un önüne koyduğu andan itibaren kendine çizdiği yol.

Kültürde sanatta doğu-batı ayrımının temel noktası rönesansda çiziyor. Bakın martaval okumuyorum yemin ederim. çok basit ve temel bir şeyden bahsedeceğim. Çok da basit anlatmaya çalışacağım. (zaten karışığı kafam almıyor)

Doğu usta-çırak üzerine kurulmuş bir dünya. Usta, kendi ustasından öğrendiği bir şeyi sonraki kuşağa aktarıyor. Böyle bir gelenek yüzyıllar süren bir süreçte şekilleniyor. Belki bin yıllar..Oysa rönesans “birey” i ortaya çıkarıyor. Herkes farklıdır. Herkes özeldir. Bu durum ego’yu doğuruyor. Doğudaki çırak hayatını o sanatın inceliklerini öğrenmeye adamışken kendi öznelliğini hiçe saymışken, batılı sanatçı öncekinin yapmadığını yapmaya çalışıyor. Yapıyor ve ustasına “sen artık eskidin” diyor. Bunu diyebiliyor. Çünkü o zaman inanıyor ki altına imzasını attığı sanat eseri ölümsüzleşecek. Farklılığıyla anlam kazanacak. Böylece sürekli devrim yapılmaya başlanıyor. Ortalama elli yılda bir bambaşka sanat anlayışı ortaya çıkıyor. Rönesans, barok, klasik, romantik vs.. neden elli yıl? Çünkü insanın yaşam süresi o. Herkes en az bir devrim görerek yaşıyor.

“doğu” da bu perspektiften yerinde sayıyormuş gibi görülüyor.

Sonra endüstri devrimi. Kentleşme. Artık tüm yaşam değişmiş durumda. Bunu fırsat bilen batı ego’su madem yaşamımız değişti o zaman herşeyi baştan yaratalım, tüm kültürü bunun üzerine inşaa edelim diyor. Ediyor da. Fakat patlak veriyor. Postmodernizmle sonuçlanıyor. nedeni çok basit:
Önceki tüm dönemler aynı kuralların uygulamalarının değişimi üzerine kurulu. Oysa modernizm içinde bulunduğu özel şartların verdiği imkanla tüm bunları silip kendi kurallarını koyuyor. Peki sonraki devrim ne olabilir? Yapılacak tek bir devrim kaldı o da kural’ın kendisini yok etmek. Kuralsızlık. Devrim yapma zorunluluğunun geldiği son yer burası.Bu kültürün getirdiği son yer burası işte. Bu kadar basit düşünüyorum kusura kalmayın.. : )

Bakın batı tarihinde rönesans sonrası bugüne ulaşmış tek bir nesnel sanatçı sayabilir misiniz? Geçtim postmoderni. Tüm kültür bunun üzerine kurulu. Ne kadar büyük devrimler yaparsan o kadar büyük adamsın. Herhangibir şeyi geliştirmek değil yeni’yi koymak esas. Sürekli yeni.. sürekli yeni.. Yapacak yeni kalmayınca da önce yapılanları parçalamaya, kendini yemeye başlıyor.. mekanizma böyle ne yapalım..
Perşembenin gelişi çarşambadan belli..
Bu düşünceye bakarsak Postmodernizm’i tekil olarak yuhalamak “tarihinden kaçan adam” tanımına daha uygun düşüyor. tamamen imho tabi ..

not: bu arada sorunun cevabı : batı tarihinde rönesans sonrası deha mertebesine kabul edilmiş tek nesnel sanatçı = J.S. Bach. Nedenini bulmak da işte ömrümü adadığım şey : )

4 ay önce yazılmış
KemalGul Kemal Gül

Posmodernizmin mimarları ve savunucuları senin söylediğin gibi bir üslup veya akım değil demiyorlar Emre. Tüm akımların üzerine inşa edilmiş devrimden sözediyorlar.

İnsanlık tarihini ile eşit tüm bilimsel ve kültürel olguları elinin tersiyle iten her an herşeyin hiç olabileceği, değerlerin değersizleşebileceği, değersizin göklere çıkarılabileceği, uluslararası iktidar sahibinin ekonomik ve kültürel bombardıman sisteminin özetidir posmodernizm... Bu minval üzere bilimden ve özgürlüklerden yana olan birisinin "ben posmodernistim" demesi elbette kendisine ettiği bir küfür olarak algılanır.

Bombardımanın en çok etkisi altında bıraktığı kesim sanatçılar oldu. Onlar daha çok bireysel özgürlüklere düşkünlükleri nedeniyle yenik düştüler diye düşünüyorum. Oysa bilimsel ve kültürel geleneklerden uzak tek yönden gelen bir kültürel saldırı, yerel coğrafyada yaşayan birey tarafından özgürlük diye karşılanamaz. Ona olsa olsa "tarihinden kaçan adam" denir.

İnsanlığın edindiği evrensel değerler sisteminin iktidar sahibi tarafından değersizleştirilmesi modasıdır posmodernizm. Ülkemizde ve dünyada şimdilerde son derece başarılı olduğunu üzülerek söylemeliyiz.

Ancak dünyada ve ülkemizde, son derece düzgün ve etkili sesler de var.

FotoKritik sayfalarında bu zor konuyu layıkınca işleyebilir miyiz son derece kuşkuluyum ama yine de sohbeti sürdürmek adına aşağıya kaynak önermelerinde bulunan bir alıntı bırakıyorum.

Herkese selam...

___________________

Labirentler, aynalar, alegoriler, bilmeceler, mitolojiler, gölgeler.... Postmodernist edebiyatta karşılaştığımız gerçekliği olabildiğince sisler arkasında bırakan, bugünle geçmiş, geçmişle gelecek arasındaki bağı, bir “uzak şimdi”de boğan bir bakıştı. Postmodernizmin bir toplumsal histeri olarak yavaş yavaş zihinleri parçalarken, üç temel üslubunu hatırlamakta yarar var: PİP... Yani her şeyi hiçbir kural gözetmeden bir araya getirmek; yamalama yapmak (pastiş), dinmeyen bir alaysılık ve kayıtsızlık (ironi), saldırgan bir gözden düşürme ve itibarsızlaştırma (parodi).

Ne olmuştu da dünyada “yeni” bir postmodern çağ başlamıştı? Tam bir tarih vermek mümkün değil ancak, terimin kullanılışı farklı alanlarda eskilere dayanmakla birlikte, yaygınlık kazandığı asıl dönemecin Avrupa’da 68’lerin ertesi olduğunu söylemek mümkün. Batı Avrupa’da 68’in yarattığı hayalkırıklığı ile ‘hareketin boşlukları’ yerine kuramı ve “yeni bir dünya ütopyası”nı sorgulayanlar, insanın dünyayı anlamaya ve değiştirmeye gücü yoktur, noktasına gelerek, bir gevşeme, vazgeçme dönemine girdiler. İzleyen süreçteki ekonomik politikalarla orta sınıfların büyüyerek hızla bir tüketim sarmalına itildiği de göz önüne alınınca, imajların itkisiyle tüketimin pompalanarak toplumsal refleksleri esir aldığını söylemek zorunlu hale geliyor.

Postmodernizmin bu anlamıyla vazgeçme kuramıdır. Ya da vazgeçirtme operasyonu... Aydınlanma eleştirisini merkezine alarak yoluna devam ederken, merkezsiz olduğunu, ilkesizlik ilkesine bağlı bir düşünce biçimi olduğunu savlaması ise, tutarsızlığını ilk elden gözler önüne seriyor. Ancak postmodernistlerin nedensellik bağından azade olduğunu düşünürsek, tutarsızlığın kendisi bir meziyet olarak öne çıkıyor.

Büyük anlatılara karşı olan postmodernistlerin eleştiri oklarından özellikle Marksizm nasibini alıyor. Lyotard’a göre Marksizmin iki koldan gelişen bir sorunu var. Marksizan öykü insanlık tarihinin bütününü kapsadığından gereğinden fazla büyüktür ve Marksizan öykü çok teoriktir. Çünkü tarihsel değişmeyi açıklama iddiasında olan bir toplumsal pratik ve toplumsal ilişkiler teorisine dayanır. Buradan yola çıkarak da Lyotard şu çıkarımlarda bulunuyor: Marksizm insan pratiklerinin çeşitliliğini ve çoğulluğunu tıkar, bireyle eş anlı olarak birçok pratikte yer alırlar, Buradan toplumsal kimliklerin karmaşık ve heterojen olduğu çıkar ve bunun sonucu sınıf, ırk, cinsiyet gibi kategoriler toplumsal kimliklerin karmaşıklığını kavramada indirgeyicidirler.

Evet, çok sesliliğin gürültüye dönüştüğü dönemeci savunuyor postmodernistler. Toplumsal süreçleri hiçbir biçimde nedensellik ve bütünsellik içinde kavrayamayacağımızı savunurken, ortaya iddiasız, sıkıcı ve sıradanı yani küçük öykülerini atarak, öznenin öldüğünü iddia ediyorlar. Öylesine iddiasızlar ve güçsüzlükle sarmalanmışlar ki, “o da olur, bu da olur” noktasında yoğrulabilir bir felsefenin doruklarında geziniyorlar. Yoğrulabilirler, ancak aydınlanmaya, dünyayı değiştirmeye ve aydınlara düşmanlık noktasında ödün vermeyecek denli de katılar.

Posmodernist kuramda cahillikten suçluluk duyanlar yoktur. Haddini bilmek yoktur, herkes herşey olabilir... Zaten “popüler olanla olmayan arasında ayrım yapılmaz” Bu sadece bir zamanlama sorunu olsa gerektir!

İşte “yeni” ve her alanı kucaklayan bir kuram olarak selamlanan postmodernizm Türkiye’de özellikle 80’lerin ikinci yarısında hızla yaygınlık kazandı. Kurama ilişkin Türkiye’de daha çok çeviri kitaplar ve makaleler kaynak oluştururken, Türkçe yazılmış kitaplarda ağırlıklı olarak yabancı kaynaklardan aktarma yapıldığı görüldü. Bu anlamıyla postmodernizme, özgün ve bu topraklara özgü bir yaklaşımın geliştirildiğini söylemek zordur. Üstelik düşülen en önemli hatalardan biri de, postmodernizmi karşısına alan bazı kitapların postmodernizmin terminolojisinden uzaklaşamadığı, bu terminolojinin batağında eleştirilerini yapmaya çalıştıklarıdır. İşte 80’lerden bu yana ülkemizde de tartışılan ve pekçok alanda izleyicilerinin olduğu postmodernizm, Sinan Kutlu’nun “Elveda Postmodernizm” başlıklı kitabında tam anlamıyla masaya yatırılıyor. 2003 yılının Aralık ayında Papirüs Yayınları’ndan çıkan kitap, ülkemizde eksikliği duyulan, özgün çalışmalara bir örnek niteliğinde son derece özenli bir çalışma.

Kutlu, kitabının önsözünde postmodernizmin Türkiye’de ilk tartışıldığı yılların aksine şimdilerde, kendini devrimci-aydınlanmacı olarak tanımlayan hiç kimsenin, açıktan ya da dolaylı olarak postmodernizmi savunmadığını –kafası iyice karışmışlar dışarıda tutulduğunda-bu konudaki duyarlılığın geliştiği, saptamasını yapıyor. “Elveda Postmodernizm”in serüveni ise 90’lı yılların ikinci yarısına dayandırıyor. Kitabın ilk yazısının başlığı ise, “Kuantumdan Postmodernizme... Nesnel İdealizm” Postmodernizmin “yeni” bir kuram olarak selamlanışının aksine Kutlu, kuramın hiç de yeni olmadığını felsefe ve bilim tarihinden örneklerle açıklayarak, yeni bir isim önerisinde de bulunuyor; nesnel idealizm.

Öyle ya, postmodernizmin 80’li yıllarla yaygınlık kazanması, dünyanın yepyeni bir evrede olduğu saptamasıyla beraber gelişti. Bu yeni, ama yepyeni dönemde aydınlanmanın, nedenselliğin, ilkeliliğin omuzlara yüklediği ağırlıklardan kurtularak olabildiğince hafifleme öneriliyordu. Modern sonrası olarak da adlandırılan bu süreç sınırsız özgürlük vaadiyle ama eşitliği göz ardı ederek gözleri boyamaya çalıştı. Posmodernist kuramcıların bu “yenilik” vurgularına karşılık Kutlu, “bu yeni idealizmi, nesnel idealizm olarak adlandırabiliriz” önerisini getiriyor. Yazısına başlarken şunları yazıyor: “ (Posmodernizm) özgün ve yeni bir bilgi edinme yöntemi olduğu savıyla, bilgi kuramı temel mantığını reddeden, zihnin kavramsal etkinliğini, ‘boşlukta temellendirim’ mantığı olarak niteleyen bu yönelimin, gerçekte yadsır göründüğü idealist bilgi kuramını, değişik türevlerde nasıl yeniden ürettiğini sözettiğim bağıntı içinde irdelemeye çalışacağım.” Buradan yola çıkarak bizi Einstein’ı “Beni Tanrı’nın zar attığına inandıramazsınız.” ünlü sözünü söylediği yıllara götüren Kutlu, Max Planck’ı, Heisenberg’i, Schrödinger’i ve Niel Bohr’u anarak Kopenhag yorumunu tartışıyor.

Foton adı verilen ve varlığı sonradan kanıtlanan ışık parçacıklarının hareketlerinin önceden kestirilememesi nedeniyle “rastgelelik” kategorisiyle açıklama eğilimi içinde olan kuantum kuramcıların kuramını reddeden Einstein işte o ünlü sözü bu dönemeçte söyledi. Oysa ki, “Evrenin temel yapısında rastgelelik ve şans olması, bilimsel gerçeklikle bağdaşmayan, yüzeysel bir yorumdu ve insanın bilimsel etkinliği, tarih boyunca önceden bilinmeyen gerçekleri çözümlemekle geliştiğine göre, bir gün parçacıkların da davranışı” da çözümlenir. Nitekim, 98 yılında TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknik dergisinde bir çeviri yazı Einstein’ı haklı çıkaran bir deneyi haber vermektedir.

Kutlu’nun titiz çalışması postmodernizme dair havada asılı kalan pek çok tartışmanın, nedenine, nasılına ve herşeyden önce kökene ışık tutuyor. Üstelik, felseden, fizikten kısacası insanın evrensel birikiminin yapıtaşlarından yola çıkarak postmodernizmin ya da önerdiği adıyla nesnel idealizmin, yolculuğunu anlatırken, bu düşünce sisteminin uğraklarını ve son kertede ne olduğunu, postmodernizmin terminolojisinden ödünç alınmamış, son derece sade ve anlaşılır bir dille açıklıyor.

Ağırlığı postmodernizm üzerine yazılmış yazıların oluşturduğu “Elveda Posmodernizm”in diğer bazı yazı başlıkları ise şöyle: Aydınlanmanın Metafiziği, İnsanın Gerçekle Buluştuğu Yer: Aydınlanma, Popüler Kültür Kimin Kültürü?, Nasıl Bir Felsefe? Nasıl Bir Bilim...

Burjuva Aydınlanma anlayışına eleştirel bir bakışın gerektiğine vurgu yapan Kutlu, günümüzde sanatta, felsefede, politikada kısacası gündelik yaşamın her hücresindeki kestirmeciliğe ve imajcılığa da işaret ediyor. “Bilimci, mikro evrenin yapı taşlarına ilişkin yüzeysel davranışları yeni bir kuram gibi ortaya getirmekte; sanatçı, insanın yaşadığı baskıları ve bunalımı yalnızca görselleştirmekte; felsefeci, geçmişte ve geçmişe göre oluşmuş kuramları bellemeye çalışmakta; politikacı ise insanlara yaşadıkları sorunların bireysel nedenlerini hedef göstermektedir. Oysa temel sorun gerçeklik sorunudur ve bu türden olgular, derindeki nedenleri, köklü ilişlkileri değil, yalnızca yüzeysel belirtileri ortaya koyar.” diyor Sinan Kutlu günümüze dair son derece çarpıcı saptamasında. “Yıkılmaya yüztutan kapitalizm”in ardından “Elveda Kapitalizm” adında bir kitap yazmaya çağırıyor bizi.


Sinan Kutlu, Elveda Postmodernizm, Papirüs Yayınları, Aralık 2003

4 ay önce yazılmış
kontrPUAN

ah be mustafa, benim de aklıma 2 gün boyunca sana ligeti, john cage'i savunup çağdaş müziğin de güzel olmasa bile bir mantığı olduğunu anlatmaya çalıştıktan sonra
"saçmalık işte, hepsi saçmalık" deyip olayı bitirmen aklıma geldi : )

bu arada fk da olduğuna nasıl sevindim.. pek girmiyorum buraya ondan farkedememişim..

4 ay önce yazılmış
mincel Mustafa Incel

Bu yaziyi okuyunca Kontremre'ni sabahlara kadar sinavlara calistigi gunler aklima geldi :) Ben de sizden su postmodern terimi hakkinda bisey kapmaya calistim ama benim muhendis zihniyetim icin sanirim biraz fazla derin bir konu :)

4 ay önce yazılmış
kontrPUAN

Toplu genel birşey yazmak beni aşan bir konu sanırım. o nedenle sadece şule hanım'a küçük kişisel bir cevabım var.

şimdi rönesans, modernizm, postmodernizm bunların akım, üslup filan olduğuna inanmıyorum. bunlar basbayağı "dönem"dirler. yani rönesans döneminde yaşamış bir sanatçının yarattığı eserler -ne kadar kişiselleşirse kişiselleşsin- rönesans başlığı içinde düşünülecekler ise aynı şekilde postmodern dönemde yaratılmış eserler de otomatikman "postmodern" olarak damgalanacaklar. Akım dediğimiz şeyler bunun altında yer alıyorlar (dekonstrüktivizm, dadaizm vs.. )

postmodern kelimesinin küfür şeklinde kullanılması da bu anlamda bir garip. Yani bu bir dönem ise içinde bulunan tüm sanatçıları kapsıyor demek. Sanırım küfür olarak kullanılma amacı postmodern dönemin en temel akımlarından “eklektisizm” den dolayı çıkmış bir hadise. Eklektisizmin (işte doğu batı sentezi yapalım, çin usulünün yanına neo klasiği çakalım ortalık şenlensin anlayışı) tarihsel referanslar çöplüğü olarak görülmesi sonucu söyleniyor. Eklektisizm, postmodern’in bir alt akımı olduğu halde genelde onunla anılıyor..

bu mantıkta postmodern kelimesini aşağılama için kullanmak da kahve’ye nescafe demeye benziyor. halbuse bin türlü müthiş kahve çeşidi var. being john malkovich muhteşem bir filmdir ve muhteşemliği postmodern olduğundan ileri gelmediği gibi, sadece postmodern olduğu için de aşağılayamayız. yani kısaca demem odur ki bu yıllarda yaşadığımız için "hepimiz postmoderniz!" hani kim değilmiş? göstersin kendini
: )

4 ay önce yazılmış
kontrPUAN

ehehe adımı geçirdiği için hakan ağabeye teşekkürler ediyorum.

erdal ağabey merak etme postmodernizm üzerine okunacak hiçbirşey postmodernizmi anlamayı sağlamayacaktır (milyonlarca insan gibi ben de denedim ve başaramadım oradan biliyorum : ) )

önce modernizmi sindirmek gerekiyor. çünkü postmodernist eylem ve düşüncelerin hepsi (ona karşı da olsa) modernizm içinden ürüyor. bu anlamda da malesef modernizmi şöyle güzel ve kısa olarak anlatan anlatabilen birşeylere ulaşamadım. bir kaç yazının birkaç noktası olmasa kafayı yiyecektim. işi fiziğe bağlayan birşeyler okumasaydım da zaten yemiştim şu an (en net ayrım newton fiziği=modern dünya görüşü / einstein göreliliği = postmodern). bu ayrım en azından benim kafamı biraz temizledi. onu da "modernizm vs. postmodernizm" isimli kitap sağladı. ilgilenenlere öneririm.. içindeki tüm yazılar olmasa da bir iki tanesi aydınlatıcı..

vaktim olunca adam gibi birşeyler yazmaya çabalarım.. çok feci konular bunlar.. : )

4 ay önce yazılmış
yalnizbiropera şule tüzül

being john malkovich (john malkovich olmak) isimli bir film var. filmi 2000 yılında daha yeni çıktığı günlerde izlemiştim. filmin hangi kategoride değerlendirildiği, sinema eleştirmenlerinin hiç anlamadığım cümleleri ile dolu kritikler beni hiç ilgilendirmemişti. filmden çok etkilenmiştim, çünkü hepimizin zaman zaman kurduğumuz gerçeküstü hayallerle içinden çıkılamaz durumlara bulduğumuz çözümlerin sinema ekranına yansıyan "gerçek" görüntüleri beni şaşkına çevirmişti. örneğin bir erdal kınacı olup, onun gözü ile dünyaya bakmayı çok isterdim ben de:) diğer yandan film bana şunu söylemişti: "olduğumuz" ve "sahip olduğumuz"dan "olmak istediğimiz" ve "sahip olmak istediğimiz"e geçiş, aslında hiçbir şeyi değiştirmiyordu. hatta sonuç çok daha korkunçtu. ve daha bir sürü şey.

filmi izledikten birkaç ay sonra, umag seminerlerine katılmıştım. erendiz atasü'nün dersinde posmodernizm tartışması yapıldı. erendiz hanım postmodernizmi reddediyordu, daha doğrusu birilerinin birşeyi anlatmak için seçtiği abuk subuk yöntemleri reddediyordu. ona göre abuk subuk şeylerdi bunlar. o arada örnek olarak verdiği being john malkovich filmini de bir çırpıda reddediverdi. yerden yere vurdu. ben de böylece o derste beni o kadar etkileyen filmin postmodern olduğunu ve hiçbir anlamı olmadığını öğreniverdim:) ne düş kırıklığıydı yarabbim:)

düş kırıklığıma neden olan elbette filmin postmodern olması ve anlamsız olması değil, erendiz atasü idi. bir filmi (ya da herhangi bir eseri) çeşitli nedenlerle eleştirebilirsiniz, beğenmezsiniz, ama postmodern olup olmamasına göre beğenmemek benim anlayabileceğim birşey değil.

sonra postmodernizm üzerine ben de okudum bayağı. beğendiğim şeyler oldu, anlamadığım şeyler oldu, beğenmediklerim de. düşüncelerimdeki değişikliğin tek nedeni, ilgili eserin bana hissettirdikleri ya da hissetiremedikleriydi. anlattıkları ve anlatamadıklarıydı.

örneğin senin fotoğraflarını bir grup ısrarla belgesel diye savunuyor, bir grup da ısrarla belgesel değil diye yeriyor. ister belgesel olsun, ister olmasın, fotoğraflarının söyledikleri değişiyor mu?..

dolayısıyla, bu köşede sürekli tekrarladığım noktaya geldim. kategorizasyon bazı kolaylıklar için gerekli ama, postmodern (ya da sonu izm'le biten her kategori-akım-tarz-uslup vs.) bir eser, izleyiciye anlatabildiği kadar "var", anlatamadığı kadar da "yok". kızarmış bir biber ile birinin poposunda gördüğüm bir biber, farklı şeyler söyleyebilir aynı şeyler de söyleyebilir, önemli olan bana söyleyebildikleri. sözcükleri duyuyorsam ikisi de değerli olacaktır benim için:)

cavit bey'e ve sana saygı ve sevgilerimle...

4 ay önce yazılmış
Frigate Alptekin Kutlu

Sevgili dostum ve yoldaşım Cavit ağabeyin en sevdiğim fotoğrafıdır. Sadece kaplumbağa terbiyecisi tablosunun yanına rahatça asılabilecek görsel kalitede ve lezzette olması sebebi ile değil, aynı zamanda çok sevdiği dostlarından bile zaman zaman eleştiriler alma pahasına, kültürümüzü dokuyan motiflerden biri olan atmacacılığı yasal bir zemine oturtma ve yöre halkını kuşlar/kuş göçü konularında bilinçlendirme amacını destekleyici bir çalışma olması sebebi ile. Belgesel fotoğrafçılığın her iki ustasına da sevgi ve tebriklerimi sunarım.

4 ay önce yazılmış

Yorum yazmak için üye olun


Köşe Yazarı

Diğer Yazılar
» MODEL SÖZLEŞMESİ (4 ay önce yazılmış)
» ATMACAMANA VE POSTMODERNİZM (4 ay önce yazılmış)
» ELİTİST (5 ay önce yazılmış)
» Laser Pointer (5 ay önce yazılmış)
» Marlboro (5 ay önce yazılmış)
» Konuk - Güzin Tezel (5 ay önce yazılmış)
» PUNCTUM VE STUDIUM (5 ay önce yazılmış)
» BELGESEL FOTOĞRAF , AFSAD SEMPOZYUMU (5 ay önce yazılmış)
» Konser Fotoğrafçılığı (5 ay önce yazılmış)
» Soyut Fotoğraf (6 ay önce yazılmış)
» Konuk-Şule Tüzül (6 ay önce yazılmış)
» E-Bomba (6 ay önce yazılmış)
» Karikatür (6 ay önce yazılmış)
» DEEPISM (6 ay önce yazılmış)
» Örtüşme (6 ay önce yazılmış)
» Doğru pozlama (6 ay önce yazılmış)
» Pusu (6 ay önce yazılmış)
» doruk nokta (6 ay önce yazılmış)
» Algıda seçicilik, (6 ay önce yazılmış)
» Çevre temizliği (6 ay önce yazılmış)
Tüm Yazılar

FotoKritik
Hakkımızda
Reklam ve Sponsorluk
İletişim
Ekran Kalibrasyonu
Yardım
Kurallar
Kullanma Kılavuzu
Sık Sorulan Sorular
Tüm Yardım Konuları
© 2004-2008 Nokta Internet Teknolojileri. Fotoğrafların tüm hakları ve sorumluluğu fotoğraf sahiplerine aittir.
Fotoğrafların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.