BELGESEL FOTOĞRAF , AFSAD SEMPOZYUMU
Gir-Geç Pansiyonlar / eco
İzlediğiniz fotoğraf bana aittir ve “Gir-Geç Pansiyonlar”
foto-röportajından bir karedir.
Köşe’de kendi fotoğrafımı yorumlama hakkım olmadığından bu yola
başvurdum. Affedin…
…
.
2–4 Mayıs 2008 Tarihleri arasında, Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi,
AFSAD ‘in düzenlediği, 7.Fotoğraf Sempozyumu-Belgesel Fotoğraf
buluşmasına ev sahipliği yaptı.
Sadece Ankara’lı değil yurdun değişik yerlerinden gelen fotoğraf
severler 3 gün boyunca sergileri gezip gösterileri izlediler ve bol
bol fotoğraf konuştular.
Çağrılı gösteriler arasında, içerisinde yukarıda izlediğiniz
fotoğrafın da olduğu Gir-Geç Pansiyonlar fotoğraf gösterisi de
yayınlandı.
Toplam 120 fotoğraftan oluşan bu gösteride Antakya-Antalya arasında
çalışan 22 mekân, 80 kadın ve bir o kadar erkek görüntülendi. Orhan
Gencebay’ın “Hatasız Kul Olmaz” ve benzeri şarkıları eşliğinde
sunulan gösterinin ana teması; İllegal-kayıtsız bu genelevlerde
mevcut yaşam ve çalışan kadınların durum tespitiydi…
Diğer gösterilerin aksine Gir-Geç Pansiyonlar fotoğraf sunumundan
sonra çeşitli tartışmalar çıktı. İbrahim Demirel fotoğrafları
“etik” bulmazken, olumsuz görüş bildiren izleyicilerden bir kısmı
gösteriyi “Aşırı gerçekçi” , “Belgesel e yakışmayacak derecede
estetize edilmiş”, “Kullanılan müzik ile konunun erilliğini
olumlaştırılmış” buldular.
Fotoğrafçı Altan Bal, konunun işlenişi ve içeriğinin belgesel
fotoğraf kurallarına aykırı olduğunu, isimlendirmenin yanlış
olduğunu ve fotoğraf sahibinin kötü örnek olduğunu söylerken, bir
sonraki gün Özcan Yurdalan konuşmasında daha önce Bombay’da
yapılmış genelev konulu çalışmayı örnek göstererek Gir-Geç
Pansiyonlar foto-röportajının içi boşaltılmış, kuru görüntüler
topluluğu olduğunu, işlenen konuda yer alan insanların
nesnelleştirildiğini hatta fotoğrafçı tarafından bu insanların
sömürüldüğünü ifade etti. Ayrıca fotoğrafçıyı “dürüst” olmamakla
itham etti.
Karşıt görüş bildiren, FK kullanıcılarının yakından tanıdığı Sufyan
kullanıcı adlı Ali Baydaş ise şunları söyledi;
Toplumun “Normal” bireyleri olarak, gündelik yaşamımızda
görmediğimiz gerçek yoksulluk, sakatlar, genelevler, mülteciler,
uyuşturucu müptelaları, travestiler, mahkûmlar gibi ezilen ve
dışlanan norm dışı kesimleri, belki farkında bile olmadan, görmek
istemediğimize inanıyorum.
Bunun nedenlerinden biri, fotoğrafçı olmamıza yani “güya” gerçeğin
peşinde olmamıza rağmen, adı konmamış bir toplumsal “görmezden
gelme” sözleşmesini sessizce onaylıyor olmamızdır.
İşin sınıfsal yanı bir yana, bir de kültürel boyutundan söz
edilebilir: 50–60 yıl öncesine kadar fotoğraf çektirmenin günah
sayıldığı, bu nedenle de yalnızca gayrimüslimlerin fotoğrafçı
olduğu bir coğrafyanın ürünüyüz. Bunun etkisinin tamamen
kaybolmadığını varsayabiliriz. Fotoğraf çektirmenin hala
mahremiyetle bir ilişkisi var, arka planda.
Ülkede baskıcı bir rejim ve kontrol manyağı, paranoyak bir
zihniyetin egemen olması da belgeselcilerin işini zorlaştıran bir
başka etmen.
Sınıfsal konumumuz gereği “görmezden gelinmesi “gerekenler”i görmek
veya göstermek rahatsız edicidir. Herkes için geçerli olduğunu
varsaydığımız değer yargılarının, bazıları için geçersiz olduğunu
hatırlamanın da rahatsız edici olduğu gibi…
Bu insanların çıplaklık, cinsellik, ahlak ve yasalarla ilişkileri,
bizim değer yargılarımızla çelişir, bizi onlara yabacılaştırır. Bu
noktada ahlakçı bir bakış açısı ile onları yadırgıyor, hatta
yargılıyor olabiliriz. Onlarla empati kuramıyor, bunun yerine
onları dışlıyor, küçümsüyor bile olabiliriz.
Bu yüzden de onları sempatik göstermek, en azından o yaşamları
tarafsız bir gözle aktarmak bazılarımıza ters gelecektir.
Genelevde çalışan bir kadının fotoğraflarda mutsuz değil de,
kendiyle barışık bir biçimde gülümsüyor olması, o yaşam tarzının
onaylanması olarak algılanacaktır. Çünkü farkında olmadan, o
insanların bizim değer yargılarımıza göre hareket etmelerini - Norm
dışı kaldıkları için – mutsuz olmalarını isteriz.
Fotoğrafçıdan bize gösterdiği hayat tarzlarına karşı tavır almasını
bekleriz. Bu beklenense, belgeselcinin işi değil, bir “seçkinci
oryantalizmi” hastalığıdır.
Yoksulların ve görmezden geldiğimiz “diğerleri” nin, kendi
içlerinde tutarlı hayatları olması, bizim hayatlarımızın
matematiğine uymaz ve inandığımız değerleri tehdit eder. İlla
onları göreceksek, bizim onlara olan ilgimiz , “Acımak” şeklinde
olmalıdır. Açlıktan sürünürken, mutlu bir aile yaşantısına sahip
olan örnek, kendimizi yüceltmemize engel olur; oyunu bozar.
Türkiye’de kendimizi bildik bileli belgesel fotoğraf diye
yapılanlar, bizden olmayan köylülüğe, kenar mahalleliğe vb. ne
romantik bir bakış açısının yeniden üretimidir.
Hatta bu yaklaşımı, ulusal fotoğraf diye kavramsallaştırma çabası
söz konusudur.
Belgeselde ulusal olan bir şey yoktur, olamaz.
Ulus gibi suni kavramlar, objektifin arkasında “0”
değerindedir.
Ulusal fotoğraftan kastedilenin ne olduğu, bu kavramı öne
sürenlerin fotoğraflarına bakılınca anlaşılır: Turistik ve
folklorik fotoğraflar. Turizm Bakanlığı’na satılacak, Türkiye’yi
sevimli tanıtacak, köylülere ve otantik olan her konuya oryantalist
bir biçimde bakacak bir yaklaşım…
Bu yaklaşıma sahip olan kesimin ne sanata ne de belgesele katacağı
bir zerre söz konusu değildir. Kendilerini standart koyucu ilan
edip, gerçek fotoğrafçıların yolunu kesmesinler, yeter…
Artık mevcut olmadığı halde, eski belgesel fotoğrafların konusudur
diye, nostaljik bir kentsel görselliğin öğeleri olan Arnavut
Kaldırımlı sokakları, eski evleri, sokak aralarında ki el sanatçısı
esnafı ve çocukları, kayıkları vb.ni arayıp cımbızlamayı belgesel
sanıyoruz.
Gelecekte 2000’lerin Türkiye’sinin, bu nostaljik öğelerle dolu
olduğu sanılırsa, bunun sorumlusu biz, nostalji avcıları
olacağız.
Ara Güler’in “Artık fotoğraf çekilemez” demesine yol açan, kentsel
görselliğin yozlaşmış olması, fotoğraf çekilmesine engel değil ama
fotoğraflarımız, onun ve jenerasyonunun fotoğrafları gibi, estetik
olma şansına sahip değiller, o kadar. Biz bu estetik olmayan,
karmaşık, çirkin gerçekliği belgelemeliyiz.
Daha da önemlisi ise “bizden olmayanlar”a romantik veya oryantalist
gözlemler yapmayı bırakıp, belki de, önce kendimize bakmalıyız.
Artık birilerinin kentli küçük burjuvanın günlük yaşantısını, onun
karmaşa içindeki görsel çevresini, ilişkilerini, çatışmalarını,
yabancılaşmış ve yalnızlaşmış yaşantısını göstermesi gerekiyor.
Belgesel fotoğrafçı olmak için, bir makineye sahip olmak veya
belgesele ilgi duymanın ötesinde şeyler gerekiyor: görülmeyeni
göstermek için, nereye bakacağını bilmek, risk almak, fotoğrafın
öznesi olan insanların güvenini kazanabilmek gibi…
Bunu yapamayanların yapan birini bu kadar sorgulaması “etik mi?”
gibi sorular yöneltmesini haset olarak görüyorum. Nihayet belgesele
yeni bir açılım gereken birini, bunu her nasıl başarmış olursa
olsun, belgesele gerçekten gönül verenlerin can-ı gönülden
desteklemeleri gerekir diye düşünüyorum.
Fotoğrafları rahatsız edici bulanların, bu fotoğrafların amacının
ve işlevinin zaten bu olduğunu anlamıyor olmaları acı bir
durum.
Belgesel fotoğrafın odanızın duvarına asılacak, yarışmada ödül
alınacak veya size keyif verecek bir şey olduğunu mu
sanıyordunuz?
…
.
30 yıldan beri fotoğraf sempozyumlarını adeta gelenek haline
getirmiş olan ve bu yıl 7.sini düzenleyerek fotoğraf severleri
ağırlayan AFSAD’ne teşekkür ederiz.
Yorumlar
(38 yorum yazılmış)
"Testinin içinde ne varsa, dışına da o sızar"
Mevlana Celaleddin Rumi
Sayın Cengiz Oğuz Gümrükçü,
Gelinen noktada tartışma zeminini (sizin de beklediğinizi sandığım ama yanıldığım)sanal ortamdan kurtarıp, doğal mecrasına sokacağınızı umarken, beni davet ettiğiniz ve birkaç saat sonra başlayacak genel üye toplantısını bile bekleyemeden hala buradan yazmayı sürdürdüğünüzü üzüntüyle öğrenmiş (biraz da geç) bulunuyorum. Toplantıdan sonra son mesajınıza yanıt vermenin anlamsız kalabileceğini düşünerek aceleyle son bir şeyler karalamak istedim.
Tartışmayı Afsad camiası dışına çıkarmada payım olduğu için herkesten özür dilemişken halen aynı söz üzerine argüman üretmeye çalışmanız manidar doğrusu. Madem cümlelerimi tek tek ele alarak laf üretmeye çalışıyorsunuz o halde sempozyuma katılan herkesi aynı sembiyotik ilişkinin bir parçası olarak görmediğimi ilk mesajımdaki aşağıdaki paragraftan çıkarabilirdiniz.
Fotoğrafçıları fenomen haline getirip putlaştırmadan, dokunulabilecek varlıklar oldukları ön kabulüyle değerlendirdiğimde; fotoğrafın sahici bir sorunun peşinde olmak kaydıyla, belleğin yaratılması için bir araç olarak kullanılabileceğini kabul ettiğini bildiğim sayın Özcan Yurdalan'ın tesbiti son derece talihsiz olmuş diyebilirim.(buraya dikkat lütfen)Ancak bu değerlendirmede, ben yine de fotoğraf adına samimi kaygıların taşındığı düşüncesindeyim. Çünkü Özcan Yurdalan ve Altan Bal gibi belgesel fotoğrafın müdahil tavrını benimseyen zihinlerin _önceki paragraftaki fotoğrafçı tanımının aksine_ fotoğrafın tek ve mutlaklaştırılmış bir dilin aracı olmadığını kabul ettiklerini bilirim.Fotoğrafın, aslında çekenin içini şeffaflaştıran bir yöntem olduğunu kabul edersek; biçimi içeriğe tercih etmeyen, öznesini konusunun önüne katmayan, gerçekliği kurgulamaktan sakınan gözlerin vizörün arkasından bakarken ortak kaygıları taşıdığını bilmek rahatlatıcı en azından...
Bu paragraftan sonra halen tüm yumurtaları aynı kefede taşıyıp kırdığım iddiasını ortaya atmak, eğitim düzeyi ile değil ancak kötü niyetle bağdaştırılabilir. Bu laflarımdan sonra da eleştirilerimin genel sıkıntıları ifade ettiğini ve kişisel bir çıkarım yapmaktan sakındığımı belirtmiştim. Tabii siz bunu iyice sündürerek konuyu anarşizme kadar uzatana kadar...
Ayrıca bundan önceki mesajınızda Bu tür oyunları biz ilkokuldayken yapardık. Demek gelenek sizde devam ediyor. deyip konuyu eğitim düzeyi tartışmasına çeker ve sonra da halk adamı imajı üretmeye çalışırken, beni doktora derecemi kullandığım iddiasıyla yıpratmaya çalışmanız sizin ne kadar iyi bir demagog olduğunuzu gösteriyor.
Bana sorularınızı okumadığım veya önemsemediğim suçlamasını yakıştırırken neden Yoksa belgesel fotoğraf adına toplaşılan bir ortamda turistik görüntülerin, rengarenk sunumların, dekoratif duvar süslerinin birbirleriyle yarışmasını izlemek size de mi keyif veriyor? sorusuna karşılık alamadığımı da anlamadığımı söylemeliyim..Ayrıca Erdal Kınacı fanatikliğimi deşifre eden donelerinizi sadece ilk mesajımda yazdığım paragrafa dayandırmak sağlam bir dayanak olmamış. Daha ilginç kanıtlar da bekliyorum..
Neyse...
Aslında daha uzun yazmak isterdim fakat biraz sonra yetişmem gereken bir toplantı :) var. Sempozyumun aslında ne demek olduğunu, hangi yeni sözlerin temeli olması gerektiğini, amatör soluklara neden yer verilmediği artık orada tartışırız.
Sayın Cengiz Oğuz Gümrükçü,
Gelinen tartışma ortamının artık sizinle sağlıklı bir alışverişi olanaksız kılacağını düşündüğümden bu köşeyi izlemekten vazgeçiyorum. Bu tartışmadan fotoğraf kazançlı çıkmaz artık. Zaten siz de bu tartışmanın mutlaka bir galibi olması gerektiği üzerine oturttunuz sözlerinizi. Bu aşamadan sonra yazacaklarınız bu ortamda tarafımdan cevaplanmayacaktır. Umarım bu kesintiden sonra bir daha af dilemek zorunda kalmam..
Selamlar
Sayın Mehmet Oğuz,
Yanıtımın uzun olduğunu belirtmenize üzüldüm. Korkmayın herhangi bir şekilde zahmet olmadı. Ama kuşku şerbetiyle tatlandırıldığını söylediğiniz AFSAD Genel Üye Toplantılarında toplu bir linç girişimi şimdiye kadar hiç yaşanmadı. Nasılsa deşifre etme-etmeme kararımın pratikte de bir anlam taşımadığını anlamışsınız. Lütfen müsterih olunuz:)
Köşede biraz daha zaman geçirecek olmanız benim için iyi bir haber. Ama ısrarla anlamazdan gelmeniz, hatta tavrımı ilkokul düzeyi-doktora düzeyi arası skolastik bir tavra yerleştirmiş olmanız beni şaşırttı. Acaba hangisi.. Köşeye sıkışıp bir şey söylemem mi gerekiyor? Mesela sizin birkaç defa vurgu yapmış olduğunuz akademik düzeyinize sahip olmadığımı belirtsem buradaki toplum önünde küçük mü düşerim ki? Bilmem.. Ama söyleyeyim. Ben Meslek Lisesi mezunuyum. İktisat Fakültesinde okurken ikinci sınıfta bıraktım. Bu itiraf ışığında baktığımızda benim belki de doktora derecesine sahip akademik biriyle tartışmam bile abes olabilir. Ama ne yaparsınız.. Hayat şartları insanı nerelere sürüklüyor. Bu anlamda eksik eğitime sahip biri olarak özenle bezediğim naif benzetmelerimin hangisinin yerinde olmadığını da merak ediyorum:)
Mesela ben yazılarımda hiç akademik deyimler kullanmayı sevmem.. Analoji demem, skolastik demem, sembiyotik demem.. Ben halkın anlayacağı dilde cümleler kurarım. Okuyamadık ki, bir şeyler öğrenip o sözcükleri cümle içinde kullanalım.
Ama benim asıl anlamadığım şey, kendi anarşizminizden övgüyle söz etmeniz. Sizin gibi anarşist ruhlu, otoriteye ve hiyerarşiye karşı duran bir adamın bu kadar düzen ve hiyerarşi içinde okuyup akademik eğitim alması beni şaşırttı açıkçası. Bu nasıl anarşizmdir?
Anarşistler için sizin sandığınızın aksine bir tanım vardır. Hatta tonlarca da kitap yazılmıştır. “Zorlayıcı kurumlara ve toplumsal bazlı hiyerarşilere karşı olmak anarşizmin asli ilkelerindendir ve ayrıca anarşizm gönüllülüğe dayanan bir toplumun nasıl işleyeceği konusunda olumlu bir görüşü ifade eder.” Bu bağlamda bana sorduğunuz sorunun yanıtını vereyim: anarşistler bile gönüllülüğe dayalı bir toplumda olumlu görüş ifade edebiliyorlarsa, siz, kendi kabulünüz olan anarşist ruhunuzla AFSAD’ın gönüllü kişilerin “emek yoğun” çabalarıyla oluşturmak için aylarca uğraş verdiği bir sempozyumu nasıl “içi boş bir piyese” benzetirsiniz? Sizi bunun için suçladım. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok.Yazımdan anlamlı analojiler çıkarsamak için çaba harcamaya gerek yok. Ben ısrarla bunu soruyorum. Siz de benim soruma soruyla karşılık veriyorsunuz. Tek kabulünüz, bu tartışmanın yanlış yerde yapıldığı oldu. “Bütünüyle karalamak gibi bir niyetiniz olmadığını” zaten yazmıştınız:) Olsun bu da bir adımdır.
Sizin AFSAD grubuna üye olduğunuzu yeni öğrendiğimi söylemedim. “Gruba attığım maili gördüğünüze göre demek ki gruba üyesiniz..” dedim. Ama velev ki yeni öğrendim diyelim. Bu grupta Özcan Yurdalan ile ilgili yazdıklarınıza niye şaşıracağımı anlamadım. Ben sizi onun hasmı olarak görmüyorum ki. Niye hasım olacaksınız? Bunu gerektiren bir durum mu var? O da, ben de, burada adını alt alta yazmamı gerektirmeyen ve toplamı 55 kişiyi bulan Sempozyum davetlileri de nasılsa içi boş bir piyesin oyuncularıyız. Çember halinde gezip birbirimizin sırtını sıvazlıyoruz. Arada bir dönüp arkamıza bakıyor sırtımızı sıvazlayana teşekkür ediyoruz.
Sizinle bir düşmanlığım yok. Ben hiçbir şeyi kişiselleştirmem, korkmayın. Diğer yazımda da belirttiğim gibi benim, sizin AFSAD’dan atılmanıza karar verme yetkim yok. Beni böyle önemli bir konumda gösterdiğiniz için yine de teşekkür ederim. Benim de diğer üyeler gibi sadece 1 oy hakkım var. Genel kurullarda onu kullanıyorum. 15 yıllık üyeyim diye her yıl için bir oy hakkı vermiyorlar.
Beni ilkokul eğitim düzeyinde yazmakla suçlarken küçük gördüğünüzden olsa gerek, sorularımı ciddiye almıyor ya da okumuyorsunuz. Buna alınmaya başlıyorum ama.. Bakın ben size ne demişim? : “Bana, eleştirisini anlamsız bulduğunuz, saçma ve sembiyotik ilişki yaşıyor dediğiniz eleştiri kişisiyle karşılaştıracak fotograf fikirleri söyleyin.” Şimdi buradan yola çıkarak sizden bir mutlak doğru tanımı istediğimi nasıl çıkardınız anlamadım. Belgesel fotografın mutlak tanımını yapın demiyorum. Bu bir sınav değil, rahat olun. Bir cam vazoyu kırdıktan sonra yapıştırmak kolay olabilir. Ama o vazo asla eski vazo değildir. Tuzla buz ettiğinizde ise o vazonun yerine yeni bir şey koymanız gerekir.
Yukarıda tanımladığım gibi biz 55 kişi çember şeklinde birbirimizin sırtını sıvazlayarak ortada dolanıp sembiyotik ilişki yaşıyor ve içi boş bir piyes oynuyorsak, meşgulüz demektir. Bu yüzden buradaki boşluğu siz doldurun buyurun.. Bunu istedim sizden. Hiçbir fikir, kendinden öncekini anlamadan ve onu geçme isteği olmadan oluşmaz. Önce var olanları anlamanız, hazmetmeniz, eskilerin nerede hata yaptığını bulmanız sonra da ortaya yeni bir teori atmanız gerekir. Madem ki beni “Başöğretmen” kendinizi de "stajyer" yaptınız, size sözüm şudur: "O zaman bu insanların ne dedikleriyle ilgilenin. Dinleyin, anlayın.. Sizce aksayan yerleri hakkında kendilerine sorular sorun." Bunu yapmadan top yekün inkar ediyorsunuz. Ben de, insanlara bu şekliyle hakaret ettiğinizi söylemeye devam ediyorum. Birkaç kişiye değil 55 kişiye. Biri de benim. Ve bir de kurum var ortada.. Ortak olarak üyesi olduğumuz dernek. Bu kadar rahatsızlık veriyorsa niye hala üyesiniz diye sordum. Ya da niye oldunuz diye de sorabilirdim? Üye olduktan sonra 4 ayda ne değişti?
Belgesel fotografın tarafsız ya da objektif olmadığını gözlemlemişsiniz, ne güzel. Zaten sempozyumda tartışılan bir şeydi bu. Tarafsızlık, içini boşaltmanın bir yoludur. Yani taraf olmak gerekir dedi. Bunu da söyledi çemberden bir kişi..
Özetle size şunu söylüyorum. Bu tartışmaları başka bir ortamda yapabilirdik. Bana ya da Sempozyum Düzenleme Kurulundaki herhangi bir arkadaşa ya da Yönetim Kurulunun bir üyesine “Falanca kişinin gösterisi/sergisi/sunumu bu sempozyumun amacına uymamış.” diyebilirdiniz. Bunu anlar ve kabul ederdim. Bu tür fikir beyanları oldu. Çok kuvvetli işlerini getirmelerini beklediğimiz insanlar, zayıf işleriyle çıktılar karşımıza. Bu eleştirildi. Haklı olanlara tabi ki hak verdik. Despotlukla yürütemezsiniz bu işleri. İşin doğası gereği böyle olur zaten. Her şeyin mükemmel olmasını beklemek de fazla iyimserliktir. Benzer bir şekilde bu köşenin yazarının işlerini beğenmeyenler de oldu. İşte bu noktadan yayından fırlayan bir ok gibi bir anda bütün gemileri yaktınız ağzınıza geleni söylediniz/yazdınız. Bunu da kabul etmiyorsunuz. Ben yazdığım yazıda, Erdal’ın fotografları için şunları söylüyorum: “Dediğim gibi başarılı bir çalışmadır, bu çalışmanın belgesel fotograf kriterleri ile değerlendirildiğinde “belgesel” sayılmayacak olması bence çok dert değildir. Çünkü içindeki kurgu fotograflar titizlikle elenip yeni baştan bir seçki yapıldığında çalışma “Belgesel” bir sergi olarak çıkabilir.” Tabi ki bu Erdal’ın kendi tercihidir. Bunu bu haliyle beğenenler de olacaktır beğenmeyenler de. Ama siz Erdal’ı beğenmediler diye neredeyse bir yıldır üzerinde çalışılan bir etkinliği içi boş bir piyese bizleri de birbirinin sırtını sıvazlayan ve sembiyotik ilişki yaşayan insanlara benzettiniz. Bunun neresi övgü neresi hakaret? Buyurun siz karar verin. Yapıştırdığınız lekeli etiket ortada. Neyi yok sayacağımızı hala anlamadım. Neyi kabul etmediğinizi de. Yoksa bu sözcükleriniz övgü dolu olumlama cümleleri miydi? O zaman ben yanlış anlamışım:)
Sembiyotik ilişki tanımında hemfikir olduğumuza sevindim. Çünkü ilk yazımda: “Sembiyotik ilişki fanatiklerde çok belirgin bir şekilde ön plana çıkar: Bir futbol takımının fanatiği olmakla, bir pop starın fanatiği olmakla ya da her hangi birinin fanatiği olmakla..” demiştim. Sizde bana özetle “hadi canım” anlamına gelecek şeyler demiştiniz. Teşekkür ederim. Bir popstarın fanatiği olmak gibi bir şeydir bu. Erdal’ın çalışmalarından fikirlerinden kendi adıma yararlanırım. Ama bu çalışmaları beğenmediler diye kimseyi küçük görmem, kimseyi aşağılamam. Verilecek bir cevap varsa Erdal zaten verecektir ve vermiştir de.
Dediğim gibi, ben konuyu içselleştiren, kişiselleştiren bir yapıya sahip değilim. İçiniz rahat olsun.
Ama tartışmayı, fikir paylaşımını severim.
Selam ve sevgiyle..
Cengiz Oğuz Gümrükcü
Çember elemanı/Piyes oyuncusu/ AFSAD üyesi/Fotografçı
Sayın Cengiz Oğuz Gümrükçü,
Aslında gelinen tartışma zemininde kendimi yeterince açık ifade ettiğimi düşünürken, zahmet edip cümle cümle yanıtlamayla uzayan mesajınız, benim son birşeyler yazarak biraz da kuşku şerbetiyle tatlandırılmış genel üye toplantısı davetinizi sabırsızlıkla beklememe yol açtı.
Hemen söyleyeyim, kişisel tartışmayı körükleyecek bir bilek güreşini sürdürmek değil muradım. Ancak, neredeyse fotoğrafik imajın ontolojisini ve siyaset felsefesinin temel kavramlarını (anarşizme falan kadar gitmiş yazınız..) tartışmayı heveslendirecek bir kurgulanmayı barındıran mesajınızla beni sıkıştırmaya çalışmanız ve halen Afsad'a hakaret ettiğimde ısrar etmeniz, bu köşede biraz daha zaman geçirmemi gerektirecek gibi.
Yazınızın bütününde anlamlı analojiler kurmaya çalıştımsa da, sözdiziminizin karşıtları çarpıştırma üzerine kurulu skolastik yaklaşımı, değil ilkokul eğitim düzeyini, haspel kader sahip olduğum doktora derecesini bile zorlar nitelikte. Bu anlamda asıl sizin naif benzetmeleriniz yerinde olmamış...En netametli konu sanırım Afsad'a bakış açılarımızda belirginleşiyor. Temelde, sizin adınıza ısrarlı olamayacak kadar tanışmadığımız doğrudur. En başından beri kişilere değil, hiyerarşik olgulara bağlı engellere karşı olduğumu da vurgulamaya çalışıyorum. Sanırım bu söylem sizde anarşizmi çağrıştıracak kadar da iz bırakmış. Halbuki anarşizmin tek ve mutlak bir tanımı olmadığı gibi, benimkisi daha çok, otoriteyi de içeren kurumsal yapının omurgasını oluşturan hiyerarşiye karşı bir duruş. Bu anlamda, evet, anarşişt olduğumu iddia edebilirsiniz :) Hatta üye olduğumu yeni öğrendiğinizi söylediğiniz yahoo grupta, üye olmadan önce de benzer tartışmaların çemberinden geçmiştim. Orada, fotoğrafın kamuoyu üzerinde de etkileşim sağlayan "bilinç arttırıcı bir modernleşme olgusu" olarak ele alındığında kurumsal yapılanmasını tamamlamış olacağını söylemiştim. Sonra da, fotoğraf makinasının arkasına sığınan zihnin dünyaya bakışının belirleyici olacağını söyleyerek devam etmiştim. Hatta belki şaşıracaksınız ama şöyle bir laf bile etmiştim; "Keşke Afsad'da mesela Özcan Yurdalan Atölyesi gibi birşey mümkün olabilse". Bu anlamda; sanal veya gerçek herhangi bir etkileşimde bulunmadığımı ısrarla kabul etmediğiniz kişiler hakkındaki öznel tartışmalara taraf olmak yerine, örgütlü popüleştirmeye katkı vermek yerine, fotoğraf konusundaki bir stajyerin samimi duygularını paylaşmayı tercih etmiştim. Belki bundan sonra sizinle de zihin açıcı sohbetlerde biraraya gelebiliriz. En azından artık gruba üye olduğumu bile öğrendiniz. Bu anlamda merak etmeyin beni deşifre etmeme kararınızın pratik bir değeri yok. Kapısından girdiğimde seven sevmeyen birçok Afsad'lı beni tanır.
Ancak tüm yazdıklarınız arasında size hak verdiğim ve bunun için tüm Afsad camiasından özür dilediğim tek konu, tartışmayı buluştuğumuz çatı dışına çıkaran bir söylemin parçası olma şanssızlığını yaşamam. Sempozyum içinde tartışmayı törpüleyen bir aceleciliğin bende bıraktığı kekremsi tadı, burada sorgulamak yerinde olmadı. Tüm genel ifadelere rağmen titreşim bulan frekansların sorunlu bir önyansımalı deneyim yaşatması beni gerçekten üzer. Niyetim bu değildi. Ancak halen; örgütlü üretim tarzı içinde oluşturulan güç ilişkilerine, popüler kültürün ait olduğum kurum içinde yeşertilmesine, fotoğrafın evrensel ölçütlerinin kozmetik çekiciliğe feda edilmesine itiraz etme hakkımı saklı tutuyorum. Sizin deyiminizle "akıl danelik" yapmayı sürdüreceğim. Tabii yine sizin hafif tehdit kokan ifadenizle, Afsad'a hakaretten atılmazsam :)
Diğer taraftan bir başöğretmen karşısındaki heyecanımı mazur görürseniz, belgesel fotoğrafta neyin mutlak doğru kabul edilmesine dair analitik bir cevabımın olmadığı ile yetineceğim. Çünkü belgesel fotoğrafı bir anlatı aracı olarak kullanan fotoğrafçıların farklı dilleri kendi meşreplerince çarpıştırdıklarını görüyorum. Kimisi deklanşöre bastıktan sonraki herhangi bir müdahaleyi kabul etmezken, kimisi de belgesel fotoğrafı kurgu ile harmanlıyor (çok yakınımızda bir örnek var). Benim gibi, fotoğrafta veya genel olarak insan zihnine yönelen herhangi bir faaliyette kesin doğrulara yer olmadığını düşünen birisi için hangisinin geçerli olduğuna karar vermek zor. Bu konuda dogmatik bir yaklaşımı da kabullenemiyorum. Belki de sizin gibi belgesel fotoğraf adına site yöneten birisinden böyle netametli konularda daha fazla yararlanmak gerekecek. Aslına bakarsanız fotoğrafın belgesel özelliği kendi doğasında varolan bir şey; her fotoğraf sonuç itibarıyla belgedir. Ama bugünkü tanımlar içinde belgesel fotoğrafın yerini görmek için başka temeller ve düşünce biçimleri gerekiyor. Özcan Yurdalan'ın, en güçlü yalanlar fotoğraf aracılığıyla söylenen yalanlardır dediğini bilirsiniz. Fotoğraf bu yanıyla fotoğrafçının tanıklığıdır, ama daha çok fotoğrafçının tanıklığının kanıtıdır diye de devam eder kendisi. Böyle bakarsak, özellikle belgesel fotoğrafın tarafsız veya objektif olmadığını görmemiz gerekecektir. Umarım belgesel fotoğraf adına sabırsızlıkla duymayı beklediğiniz sözcüklerim sizi hayal kırıklığına uğratmamıştır. Çünkü benden fotoğraf adına yeni bir söz üretmemi hatta bir kuram geliştirmemi talep edecek kadar da cüretkar davranmışsınız. Farklı bir alanda doktora derecem var ama fotoğraf adına akademik ukalalık yapacak kadar birikimim yok maalesef. Hep beraber okuyup, araştırıp çoğalıyoruz maalesef...Tüm bunlara rağmen; kime, nasıl lekeli bir etiket yapıştırdığımı da ayrıca açıklamanız gerekecek sanırım.
Sembiyotik ilişki bölümünde ise, belli sayıda sözcük ile okuyup yazmayı becerebilenler sanırım gerekli çıkarımları yapmışlardır. Sizin verdiğiniz tanımlamalar ile çatışmıyorum. Bilakis, bundan rahatsızım. Ancak yine tekrar ediyorum üzerine alınmanızı gerektirecek cümlelerimi tüm aramalarıma rağmen bulamıyorum. Genel Afsad ifadesi içinden böylesi bir cımbızlama benim adıma iddialı olurdu. Bu arada belirteyim, sempozyum yürütme kurulundaki görevinizle ilgili en ufak bir bilgiye sahip değildim yazarken...
Aslında yazıya başlarken, satır satır yanıtlamak gibi bir derdim yoktu. Bundan sonra da _üye toplantısındaki muhtemel karşılaşmamızdan sonra_ konuyu burada içselleştirmekten kaçınacağımzı umuyorum. Böylece bir kez daha, sanal ortamın paradoksundan bir hayır gelmeyeceğini test etmiş olduk en azından. Sebebi olduğum tüm kesintiler için herkesten tekrar özür diliyorum.
Selamlarımla,
Sayın Mehmet Oğuz,
Yazınızın sonundan başlayarak yanıtlarımı yazacağım..Kendince naif bir tehdit üslubu içeren “Umarım bir daha da size cevap yazmayı gerektirecek parlak fikirlerinizle karşılaşmam.” cümlenizden sonra size yazmamak olmazdı..
Bu arada, yavuz hırsız misali baskın çıkma çabalarınızı pek beğendim. “Hakaret düzeyine varan ifadeler..” imi ayıkladığınızda kalanı da anlamamış olduğunuz ve kendi hakaretlerinizi bu yazınızda da aynen tekrar ettiğiniz ortaya çıkıyor.
Aslında cümle cümle cevap vermek ilginç olabilir yazdıklarınıza..
Bu sefer baştan başlayalım:
“eleştirilerimi paylaşırken çok gerekmedikçe isim kullanmaktan çekindiğimi görecektiniz” demişsiniz. İlk yazınızda AFSAD ismi geçmiyor muydu? Yoksa ben mi yanlış değerlendirmişim? Yani AFSAD demiş olmanıza rağmen, 7. Fotograf Sempozyumu’nu düzenleyen kuruluştan isim zikretmeden söz etmiş bile olsanız kastınızın AFSAD olduğunu anlamamak pek mümkün değil gibi geldi bana.. Ha kurumlara saydırırım ama kişi ismi zikretmem diyorsanız.. Helal olsun diyorum..
“Cengaverce atıldığınız meydanda, bu sayfanın linkini ayrıca afsad' lıların sanal paylaşım ortamı olan "afsad yahoo grub"a da yollamanız, eminim afsad'daki dostlarınızın sırtınızı gururla sıvazlamasına da yeterli olacaktır.” demişsiniz..
Adımla ilgili bir çıkarsama yaparak beni cengaver yapmışsınız.. Sağ olun varolun.. Pek etkilendim.. İsmimin köken itibariyle CENK den geldiğini çözmüş benim de cengaver olduğumu anlamışsınız.. Bu tür oyunları biz ilkokuldayken yapardık. Demek gelenek sizde devam ediyor.
Bu arada gruba attığım maili gördüğünüze göre gruba üyesiniz. AFSAD grubuna attığım mailde herhangi bir şekilde sizden söz ettiğimi anımsamıyorum. Allahtan gruba yazdıklarımı da saklıyorum da bir durum olursa açıp okuyabiliyorum. AFSAD üyeleri yazdıklarımı okuyunca sırtımı niye sıvazlayacaklar orasını anlamadım. Kötü bir şey mi yazmışsınız? Niye tedirgin oldunuz? Çünkü ben orada, halen devam eden bir tartışmanın varlığından söz ediyorum. Girin oraya bakın şu şöyle dedi, ben de böyle dedim falan demiyorum. Bunu okuma yazma bilen herkes anlar.. Hem ayrıca gruba “ETİK Mİ” başlığı ile gönderilen ve bu köşenin yazarına saldırılar içeren cümleler varken, onları orada söyledikleriyle bırakıp burada beni cevaplamanız da pek bir manidar geldi bana.
Eee? Sorun? Bilemiyorum.. Sizce?
Ha bir de perde olayı var.. Benim perdeme ulaşmadan yanıtlayacağınız belirtmişsiniz ve devam etmişsiniz. Ama yazdıklarınızın hangi perdede olduğu okuyunca çok rahat anlaşılıyor. Sizin perdeniz yüksek, ben uraya ulaşamıyorum..
Evet.. Gelelim “Sembiyotik” dersine..
Psikiyatristler diyor ki : “Sembiyoz; genel ve özgün anlamıyla “birlikte yaşama” anlamında kullanılmaktadır. Biyolojide, iki canlı türünün, bağımlı bir ilişki içinde yaşaması şeklinde tarif edilmekle beraber, bu yaşam biçiminin her zaman her iki taraf için de yararlı olması gerekmez, denmektedir. Psikiyatride, iki insan arasında aşırı bağımlılıkla ve karşılıklı birbirini kullanmayla veya taraflardan birisinin yaşamak için asalakça diğerine tutunmasıyla tanımlanan patolojik bir ilişki olarak tarif edilmektedir.”
Arada bir cümle var, gözden kaçıranlar için bir daha yazayım, diyor ki: “bu yaşam biçiminin her zaman her iki taraf için de yararlı olması gerekmez” Şimdi buradan yola çıkarak sembiyotik ilişkiler kurmakla ilgili cümlenizin niye hakaret içerdiğini düşündüğümü bir daha değerlendirin.. Bakalım sonuç ne olacak?
Ha bu arada ben sizin parlak fikirlerinizin yılmaz takipçisi olacağım.. Çok etkilendim.. Bu yüzden sizin gibi “yazma” demeyeceğim.. Hiç tanımayan birisi yazdıklarınız sayenizde beni kalpsiz bir mafya babası zannedecek ama olsun:) Oraya ayrıca değineceğim.. Bu arada Dernekle aramda sembiyotik bir ilişki olduğunu ima etme şeklinize bayıldım.. Biraz çabalayarak iyi bir politikacı olabilirsiniz. Ama benim derdim sembiyotik ilişkiyi tanımlamak değil, ne olduğunu hepimiz biliyoruz, bilmiyorsak da öğrenebiliriz. Bilmeyenlere yukarıda bir özet çıkardım.. Benim derdim sizin deyiminizle “doya doya yaşadıkları sembiyotik ilişki” deyiminizin aslında ne kadar incitici olduğunu belirtmekti. Dernek sizin de derneğiniz ise ve derdiniz derneği başka platformlara başarıyla taşımaksa bunun yeri yine dernek ortamıdır. Fotokritik değildir mesela. Ama siz burada yazmış ve derneğe hakaret etmişsiniz. Bu yüzden size burada cevap veriyorum. Ama eğer “Ben dernek ortamında da bunları söylerim” diyorsanız, 5 Haziran 2008 Perşembe günü saat 19:15'te AFSAD Genel Üye toplantısı var.. Tüm üyeler sembiyotik ilişkili içi boş piyes anlatımınızı dinleyeceklerdir. Söz veriyorum, katılacaksanız katılacağınızı kimseye söylemeyeceğim. Sonra beni cengaverce ortalığı gaza getirmekle falan suçlarsınız. Ama söylediklerinizin incittiği kişilerin bir kısmı orada olacak, bunu biliyorum. Söz savunmanın. Burada ince değdirmelerle aşağılamaya çalıştığınız bendeniz de orada olacağım.
“Diğer taraftan sözü anılan sempozyum benim ilk katıldığım toplantı değildi.” Demişsiniz.. Ne mutlu size.. Benimde değildi.. Yani? Buradan ne anlamam gerektiğini anlamadım.. Var bende bi anormallik..
Ama benim bu paragrafta asıl takıldığım cümle şu oldu: “bu sempozyumu bütünüyle karalamak gibi bir derdim de hiç olmadı.” Yani parça parça karalarım..bi parçasını karalarım.. Üzerime gelirlerse sempozyum deneyimim var, ben bütünü karalamam derim.. mi diyorsunuz? Sizi tebrik ediyorum ne de güzel diyorsunuz.. Bunları savunmaya devam etmek, derneğe yaptığınız hakaretleri açıkladığım için beni suçlamak daha kolay. Gerçi sanırım beni de “bütünüyle karalamıyorsunuz..” Biraz da ben evhamlıyım..
Çarpıcı cümleleriniz devam ediyor.. İzninizle..
“Böyle düşünüyorsam eğer, derdimi bir Afsad üyesi olarak dile getirme hakkına da sahibim sanıyorum. Veya öyle sanıyordum diyelim.. değilse, bunu kısa bir duyuru haline getirerek üyelere hatırlatmanız gerekecek.” demişsiniz.. Siz beni AFSAD’da epey bir yüksek yerlere oturtmuşsunuz. Teşekkür ederim. Ama ben Yönetim Kurulu üyesi değilim. Kurucu üye de değilim. Sadece kendi çapında fotografla uğraşan bir adamım.. Keyif alıyorum bu işten.. Beni boş yere önce bu kadar yüceltmeye, sonra da yerin dibine gömmeye çalışmayın. Beni de AFSAD’da sevmeyen bir kitle mutlaka vardır, üzülmeyin. Bunun sebebi de hak eden herkese aynı üslupla cevap vermemdir.
Neyse, benden değil sizden söz ediyoruz.. “derdimi bir Afsad üyesi olarak dile getirme hakkına da sahibim sanıyorum” cümlesinde, az önce yukarıda belirttiğim düşüncemi tekrarlamış gibi olacağım, ama bu derdinizi AFSAD platformunda anlatsaydınız daha anlaşılır olacaktı. Ama siz kamuya açtınız. Ve kamuya açık alanda üyesi olduğunuz derneği aşağıladınız. Kim bilir kaç kişi “Bu ne biçim dernekmiş, uzak duralım..” demiştir. Belki de dememiştir ama ya dediyse.. Sözlerinizin nereye varacağına dair bir fikriniz olduğunu sanıyorum. Yeri geldiğinde entelektüel cümleler kurabiliyorsunuz. Sizin deyiminizle “onaylamak bilgi gerektirmez ama karşı çıkmak bilgili olmaya muhtaçtır.” Buyurun ve açıklayın. Bana, eleştirisini anlamsız bulduğunuz, saçma ve sembiyotik ilişki yaşıyor dediğiniz eleştiri kişisiyle (burada da isim zikretmişsiniz ama isterseniz ben de öyle yapayım..) karşılaştıracak fotograf fikirleri söyleyin. Belki sizinkini doğru bulacağım. Karşı çıkışınızın altını doldurun. Ama suçlamadan.. Hakaret etmeden.. Şimdiye kadar yazılmış tüm kitapları, çekilmiş tüm fotografları karşınıza alabilirsiniz.. Ama bana ne olur fotograf adına yeni bir şey söyleyin. Bana hakaret edebilir, aşağılayabilir, tehdit edebilir, dövebilir, vurabilir istediğinizi yapabilirsiniz. Bunu yapmıyor, direkt beni inceden eleştirip, sembiyotiğin tanımına giriyorsunuz.. Bırakın sembiyotik tanımını bana belgesel fotograf adına bilmediğim yeni bir şey söyleyin. Yeni bir kuram açıklayın. Bunu tartışalım.
Sadece bana “Belgesel fotograf şimdiye kadar böyleydi, tanıklıktı. Şundan dolayı artık tanıklık değildir..” diyebileceğiniz sözcüklerinizi bekliyorum. Emek vermiş, çabalamış, dişiyle tırnağıyla bir yerlere gelmiş insanları lekelemek çok kolay. Çünkü sadece “Hadi leenn..” diyip geçebilirsiniz. Bu tavır anarşisttir. Ama anarşizmin bile bir ruhu vardır. Bir tavrı, bir karşı duruş felsefesi vardır. Bunları yıkarken yerine koyacağınız bir şey yoksa, “bu adamlar yıllardır birbirinin sırtını sıvazlamaya devam ediyor “ demekle kendiniz bir şey kazanmaz, kimseye de kazandırmazsınız. Burada söz konusu kişi ben değilim. Farkındasınızdır. Ben hala fotografı öğreniyorum. Beğenmediğiniz insanlardan öğreniyorum. Okuyorum, araştırıyorum. Bana saldırarak AFSAD’a da saldırmış olmazsınız. Çünkü ben AFSAD değilim. Aradan geçen yıllar sonrasında bizi kimse anımsamaz, ama fotograf tartışmaları devam edecektir.
“derdimi bir Afsad üyesi olarak dile getirme hakkına da sahibim sanıyorum. Veya öyle sanıyordum diyelim..değilse, bunu kısa bir duyuru haline getirerek üyelere hatırlatmanız gerekecek.” demişsiniz. Bunu keşke siz yapsaydınız diyorum ben de. AFSAD grubuna üyesiniz, yazsaydınız da bunu orada tartışsaydık. Her şeyi de benden beklemeyin canım.
Gelelim sizin en “ vahim” bulduğunuz konuya..
Yıllarca bu kuruma destek veren “küskün vizörlerin” niye artık gelmediklerini onlara sormak lazım. Benim kullandığımı varsaydığınız yöntemi (sanıyorum görüştükleriniz vardır aralarında) onlara bir sorun kendi zamanlarında kimleri küstürüp dernekten uzaklaştırmışlar. Çünkü insanları küstürme işinden sonuç almayı başaranlar arasında halen AFSAD’a gelmeyen “küskün vizörler” var. Başarı onların. Son 18 yıldır AFSAD’a sürekli gidiyorum. Kimileri küser, kimileri darılır.. Sonra birileri yönetime talip olur, kazanamaz yine küser.. Hatta bazıları istifa eder.. Bazıları da derneğe hakaretten üyelikten atılır. Ama ben kimseye küsmedim, bırakıp gitmedim. Çünkü bu güne kadar AFSAD’da hiçbir grubun yanında yer almadım, hiç de grup kurmadım. Tanıdığınız “küskün vizörler”e bunu bir sorun. Kendilerine karşı dürüstlerse bunu size söyleyeceklerdir.
Bu arada siz AFSAD aleyhinde yazınca normal konuşma ve itiraz hakkı oluyor ama ben yazınca nara oluyor ha.. Sesimin yüksek çıktığı doğrudur. Bu çok hoşuma gitti. Kabadayılar gibi.. Korkmayın, kabadayı bir tarafım yoktur. Kimseyi de tehdit etmem. Her şey doğal süreci içinde akıp giderken ben gözlem yaparım. Bu anlamda sandığınızın aksine AFSAD beni rehabilite etmiyor maalesef. Başka rehabilitasyon alanlarım var. Mektup arkadaşlığı gibi.. Bakın siz de üye toplantılarında söylenecek sözleri buralarda söylüyorsunuz. Bu sözleri Fotokritik yönetimine etseydiniz üyeliğiniz muhtemelen askıya alınırdı. Bu arada AFSAD’ın sahibi de değilim avukatı da.. Beklediğiniz refleksi tekrar etmiş oluyorum ama..
Akıl danelerini severim.. “Türk fotoğrafının ülke sınırları dışına taşmasında hangi devinimleri tetiklememiz gerektiğini tartıştığınızda Afsad'a gerçek katkıyı yapmış olacaksınız.” diyerek akıl danelik yapmışsınız. Beni çok yücelttiğinizin farkındayım. Sağolun varolun ama, ben o gaza gelip yükselirsem sonra aşağı indirecek çok hasmım olur. Ben aşağıda halk arasında pek mutluyum. AFSAD’a ne kadar katkı yaptığımı görecek, bilecek, öğrenecek kadar AFSAD geçmişiniz yok, bu belli. İkincisi, her şeyi benden beklemeyin. Ben her şeye yetişemem. Siz, yukarıda da belirttiğim gibi, bırakın sembiyotiği, içi boş piyesleri.. Bunlar hakkında kafa yorun. Bana vereceğiniz cevap benim kişilik haklarımla, bu işte ne kadar bilgiç olduğumla, cengaverliğimle falan ilgili olmasın. Fotografla ilgili olsun. Bana akıl vermeyin, siz yapın artık biz de faydalanalım.
Benim merakım sizin istifa etmeniz değil. Merakım bu kadar acımasızca şeyler yazdığınız derneğe nasıl olup da hala üye kaldığınız. Kalmanız size göre iyi bir şey galiba.. Aylık 7 lirayla derneğe ciddi bir katkı verdiğinizi de sanıyorsunuzdur. Ama tüm üyeler aidatlarını düzenli ödeseler bile kirayı bile karşılamak mümkün olmuyor. Dernekçilik de böyle bir şey.
Bu arada çağrımı yineliyor ve sizi tekrar yarın akşam AFSAD Genel Üye toplantısına beklediğimi yineliyorum.
Aramızdaki bu piyesi içi boş bulanlardan özür diliyorum.
Bakın sizin yüzünüzden Güzin hanıma yazdığım cevabı ertelemek zorunda kaldım. Kusura bakmayın Güzin hanım. Size cevabımı özelinizden atacağım.
Selam ve sevgiyle..
Bir süredir devam eden bir yurtdışı seyahati nedeniyle internet ortamından _biraz da bilinçli olarak_ uzak kaldım. Bu nedenle, yokluğumda doğrudan adım da anılarak çalakalem karalanmış bir mesaja yanıt vermekte geciktiğimin farkındayım. Aslında fetva kıvamında mesajlar ve hakaret düzeyinde ifadelerden ayıklandığında zihin açıcı olabilecek bir sohbeti, kişisel yanıt hakkımı kullanmak amacıyla kesintiye uğrattığımdan dolayı herkesten özür dilerim.
Sayın Cengiz Oğuz Gümrükçü,
Biraz dikkatli inceleseydiniz, benim internet ortamında yazarken ve sevimsiz de algılansa eleştirilerimi paylaşırken çok gerekmedikçe isim kullanmaktan çekindiğimi görecektiniz. Sanal alemdeki iletişim biçimlerinin mimiklerden ve diğer fiziksel etkileşim olanaklarından mahrum olması beni bu konuda hassas olmaya zorluyor. Çok uzağa gitmeye gerek yok, bir önceki mesajımdan da bunun ipuçlarını yakalayabilirdiniz. Ancak gördüğüm kadarıyla sizin böyle bir derdiniz yok. Cengaverce atıldığınız meydanda, bu sayfanın linkini ayrıca afsad' lıların sanal paylaşım ortamı olan "afsad yahoo grub"a da yollamanız, eminim afsad'daki dostlarınızın sırtınızı gururla sıvazlamasına da yeterli olacaktır. Eh, madem böyle bir tercih yaptınız, sizin perdenize ulaşmamaya dikkat ederek bende buradan yanıtlayayım sizi...
Öncelikle, benim "sembiyotik ilişki" olarak çerçevelendirdiğim davranış biçimini ya anlamlandırmakta zorlanmışsınız yada karşı argüman üretme telaşı içinde zorlama bir uğraş içine girmişsiniz. Her iki durumda da, maalesef, kıyısından köşesinden eğip bükmeye çalıştığınız önermelerinizin doğrultulmaya ihtiyacı olduğu görülüyor.
Bir kere sembiyotik ilişki, bahsettiğiniz gibi taraftarlık veya fanatiklik gibi koşulsuz ve çoğu zaman bilinçsiz bir koşullanma değil, birbirini besleyen ve çoğu zaman çıkar hesaplarıyla renklenen bir davranış biçimidir. Bu tür bir ilişkide tarafların her biri, birlikte var olmanın bir yolunu bulur. Sembiyotik ilişki daha çok; 'kararlı' organizmaların, özellikle her birisi için avantajlı olan durumlarda çok yakın ya da birlikte yaşamalarıdır. Benim bir önceki mesajımda "isim vermeden" dile getirdiğim bu rahatsızlığımdan dolayı bu kadar alıngan davranmanız ilginç olmuş doğrusu.
Diğer taraftan sözü anılan sempozyum benim ilk katıldığım toplantı değildi. Bundan önce de; bir sempozyumun değerlendirme ölçütünün, salt kişisel beğenilerin alkışlar eşliğinde sunulmasından öte olduğunu bilecek kadar birçok benzer toplantıda bulunma şansına eriştim. Ayrıca sizin dayattığınız anafikrin aksine, bu sempozyumu bütünüyle karalamak gibi bir derdim de hiç olmadı. Bu sempozyumda da, nicelik olarak eskileri kadar olmasa dahi, çok değerli katılımcıların zihin açıcı görüşlerine tanık olduk. Böylesi bir paylaşımı dokunulabilir kılan birkaç kurumdan biri olduğu için de üyesi olduğum dernekle tabii ki gurur duyuyorum. Bu sempozyum için karşılıksız sundukları çırpınışlara tanık olduğum arkadaşlarımın çabalarını önemsemem ise bana "emek yoğun paylaşım" lafını ettirdi.
Benim asıl derdim bu emeklerin kanalize edildikleri mecralarla ilgili...
1978'de başlayan ve günümüze değin evrilen Afsad'ın sempozyum geleneğinde; gün geçtikçe tanışma, tartışma, paylaşma ve öğrenme/öğretme zemininin alan kaybetmesi. Fotoğraf dünyasındaki yeni soluklara bırakılan nefes alma hücrelerinin daraltılması. Farklı seslerin titreşimlerine, gün geçtikçe tahammülün azalması. Ön safların hep aynı kişilere ayrılması...Böyle düşünüyorsam eğer, derdimi bir Afsad üyesi olarak dile getirme hakkına da sahibim sanıyorum. Veya öyle sanıyordum diyelim..değilse, bunu kısa bir duyuru haline getirerek üyelere hatırlatmanız gerekecek.
Söyler misiniz, geride bıraktığımız sempozyumda Özcan Yurdalan gibi bir isim olmasaydı akılda kalan hangi tartışmaya fırsat tanınacaktı? Standart okuma kalıplarını fotoğraf (daraltırsak belgesel fotoğraf) üzerine giydirerek nereye varacağız? Türk fotoğrafına nitelikli sanat algılayıcılarının katılmasında Afsad'ın yeri ne olacak? Yoksa belgesel fotoğraf adına toplaşılan bir ortamda turistik görüntülerin, rengarenk sunumların, dekoratif duvar süslerinin birbirleriyle yarışmasını izlemek size de mi keyif veriyor?
Öte yandan "sevdiği insanı savunmak adına" lafını ederken benim bir Erdal Kınacı fanatiği olduğum iddiasını ortaya atıyorsanız, benim gibi, Erdal Kınacı'nın bir fenomen haline getirilerek neredeyse bir tapınma seramonisine dönüştürülen sevgi gösterilerinden rahatsızlık duyan ve bunu çeşitli fırsatlarda dile getiren birisini ikna edecek donelere de sahipsinizdir herhalde. Bunları bizlerle hemen burada paylaşırsanız; birbiriyle hiç konuşmamış, mesajlaşmamış, fotoğraflarının altında hemen hiç bulunmamış, sempozyumda uzaktan tanımak hariç herhangi bir fiziksel etkileşimi yaşamamış kişiler arasında nasıl bir 'fanatiklik' okuması yaptığınızı da anlamış olacağız. Bana, Erdal Kınacı fotoğraflarını sessizce izleyerek o ana kadar biriktirdiklerimle zenginleştirmeye çalıştığım öznel çıkarımlar yeterli oluyor. Gerisi sizin hayal aleminizin genişliğine kalmış...
Gelelim benim adımı andığınız yazınızın en vahim kısmına;
Aslında koşulsuz kabullenme ile terk etme arasında dayatmaya çalıştığınız kaba ayırımı anlamakta zorlanmıyorum. Bu, kendini bulunduğu kurumun sahibi sananlar (veya gerçekten öyle olanlar) için beklenmeyen bir refleks değil. Daha önce Afsad camiasında denenmiş ve ilginç olan, sonuç da alınmış bir yöntem. Yıllarca bu kurum için koşulsuz destek veren değerli vizörlerin neden şimdilerde uzak durduklarını anlamak için de sürpriz bir örnek. Ancak sizler benim gibi fotoğraf heyecanını yüreğinde canlı tutmaya çalışanları "istifa naraları ile" ürkütmeye çalışacağınıza biraz önce sıraladığım sorulara yanıt aramayı denediğinizde, Türk fotoğrafının ülke sınırları dışına taşmasında hangi devinimleri tetiklememiz gerektiğini tartıştığınızda Afsad'a gerçek katkıyı yapmış olacaksınız. İnanın böylece kişisel rehabilitasyona hizmet eden bir hobi kuruluşunun üyesi olmak yerine, fotoğrafın evrensel değerlerine katkıda bulunan sözü değerli bir derneğin parçası olmanın gururunu yaşayacaksınız. Benim böyle bir derdim olduğu için de 'acımasızca' olarak nitelendirdiğiniz eleştirilerimi sıralıyorum. Çünkü onaylamak bilgi gerektirmez ama karşı çıkmak bilgili olmaya muhtaçtır. Sanırım hassasiyetlerimizin objektif görüş aygıtlarımızın önüne set çekmesini önlemek, bundan sonraki ortak çabaların çok daha yerinde ve sürdürülebilir kılınması için vazgeçilmez olacaktır.
İşte tam da bu nedenlerle, bundan sonra da hiyerarşik sistemin dar kalıplarına karşı itiraz hakkımı kullanabildiğim yere kadar canlı tutacağım. Uslu bir aidat kaynağı olarak kalmam dayatılırsa da bırakır, merakınızı gidermiş olurum. Ancak şimdilik sizi sevindirmekte acele etmeyeceğimden emin olabilirsiniz. Umarım bir daha da size cevap yazmayı gerektirecek parlak fikirlerinizle karşılaşmam.
Ne demiştik;
Fotoğraf, gerçekten de çekenin içini şeffaflaştıran bir yöntemmiş...
Herkese selamlarımla,
Merhabalar,
Yok yok Cengiz bey, hiç agresif değilim, derdim de sizle değil zaten, ben kalıplardan rahatsızım. 1+1=2 gibi bir kuralı olamayacağı gibi, artık 1+1 bile 1 ediyor bilgisayarın icadından bu yana. Bu nedenle şu şudur gibi kalıplar çokta uymuyor, hele sanatsa birde…genelde kısa ve öz yazmayı severim ama, oldukça açıklayıcı anlatmayı deneyeceğim...
Özcan Yurdalan bir kitap yazıyor “ belgesel fotoğraf ve fotoröportaj” ve kitabın başlangıcı şu cümle ile başlıyor….“bu kitap fotoğraf makinesinin işleyişi veya ayarlarından değil, fotoğrafçının düşünceleri ve davranışlarından söz eder”… Ama kişisel bakışını, davranışlarını bir kanunmuş gibi kabullenmelerini bekliyor öte yandan da. Karşı çıkışında ki sergilediği davranış ise, ardında durduğu fikirlerle tamamen çelişmekte. Ve o na sormayı dilerdim x nolu sayfadaki bahsettiği bedeli ya ödemesi gerekiyorsa?.. urdalanın peşi sıra giden insanların belki de gelecek 30 yılı oluşturabilme ihtimalini düşünmek beni üzüyor sanırım, yani “belgesel fotoğraf” adına biraz üzücü.
Neyin belgesel olması gerektiğine dairki açıklamanıza göre..: Eğer bir savaş, olay, felaket anını görüntülüyorsanız zaman olmadığı için asla böylesi bir yönlendirme şansınız yoktur.O zaman sadece bunları belgesel saymamız gerekir değil mi? Oysa bir seri çalışıyorsanız durum farklı.
Mesela martıları bir belgesel olarak hazırlasak ve fotoğraflamak için denize attığınız yemle onları yönlendirdiğiniz için belgesel sayılmıyor olmalılar.Yada çöpten açmışken-diyelim ki çöp tenekelerini belgesel yapacağım ve bekliyorum dolsun ve fotoğraflayayım. Bu bekleyiş bir müdahaledir ve belgeselden sayılamaz bu çalışma sizin tanımınıza göre. ilk aklıma gelenlerden konu çoğaltılabilir elbet... Dahada önemlisi fotoğraf çekiyorsanız zaten an’a müdahale ediyorsunuzdur. bunun 2x2=4 gibi bir kuralı olamaz.
Erdal'ın bu çalışması “Dediğim gibi başarılı bir çalışmadır, bu çalışmanın belgesel fotograf kriterleri ile değerlendirildiğinde “belgesel” sayılmayacak olması bence çok dert değildir.”…seri muhteşem ve bir kadın olarak benim için çok çok önemli bir yere sahip…dertse zaten bu noktanın çok dışında bence… Söylemlerin eşitliği yada adil olunmayışında…
Mesela… Mery Ellen in çalışmalarından bu anlamda farkı ne ki?...o kadar anlamsız etik değil, belgesel değil gibi cümlelerle karşılaştığını hiç sanmıyorum. Bizse hala oradayız.
bir belgeselin “ne” dediği “nasıl” dediğinden önemlidir… “nasıl” ı ise “ne” yi güçlendiren ve sanata dönüştüren unsurdur…Erdal’ın fotoğraflarını Mery Ellen in çalışmasından çok daha etkileyici ve akılda kalıcı buluyorum.Sempozyumda savaş açmak yerine ayakta alkışlanmalıydı, diğer netlik ve içerikten eksiklerin alkışlanması yerine.
Size göre müdahale yada tahrifat anlamında dokunulmuş saydığınız ve belgesele koymadığınız duruma dair bir sürü örnek verebilirim elbet, belgesel değil deyip karşı duranlarınkilerden vereyim hatta … fotoğrafçının yanında olunmadan madem hislerle veriliyor bu karar, sizin söylemlerinizle azynı şey hissediliyor.
1.mesela…Yurdalan’nın kitabı için seçtiği fotoğraflardan …sayfa-120, sayfa-126…
2. mesela… Atlan Bal’ın “bekar odaları”ndan linkte http://www.belgeselfotograf.com/aid=185-3.phtml
2.4.ve 6. fotoğrafta hiç müdahale yok öylemi…arada geçen yönlendirme diyaloglarını bile duyabiliyorum.Mesela 6. fotoğrafta, az daha sola al aynayı, Gencebay tam görünsün- gibilerinden.
Bana göre Erdal Kınacı’nın gir-geç pansiyonlarıda, Atlan Bal’ın bekar odaları da birer belgeseldir. Bir şey anlatma dertleri var. Dahası benim için Erdal’ın ki kolay ulaşılamaması, amacının güçlülüğü ve kadın olmamın da rolü ile sanırım, çok daha özel.
ve tabii bana göre ise…
1-her iki türlü de an’ı kaydediyorsunuzdur.
2- Fotografı yaparak. (kurgu bu kategoriye girer)….kurgu kelimesine bakışlarımız farklı sanırım, örneklerdiğim meselalar ile bir fark görmüyorum ve kurgu olarak algılamıyorum bu müdahaleleri seri ise…
Ve şu sözleri de ekleyeyim üstadtan…
“Birçok zor ve sert olay gördüm. Fotoğraf çekmeye başladığınız anda ... o ortama uyum gösterme kapasitenizin olması gerekir.
…..
Ben uzun dönemli projeler hazırlamayı severim. Yaptığım tüm öyküler için her zaman bir taslak hazırlarım. Enerjimi ve tüm düşüncelerimi yoğunlaştırdığım bir çerçeve yaratırım. Tabii ki bu çerçevede bir çok kapı ve pencere vardır. Bunun içine girer, dışına çıkar, yeni şeyler ve insanlar getirir, eskilerini götürürüm. Bu yöntemle kendinizi geliştirmek ve başkalarıyla çalışmak daha kolay olur. Nasıl hazırlanacaksınız? Nasıl fon bulacaksınız?
http://belgeselfotografya.blogspot.com/search/label/Sebastiao%20Salgado
son olarakta …
2-3 ay önce “gir geç pansiyonlar” la ilgili yayınlanan röportajlardan birini ekleyeyim-dışarıdan bakışa bir örnek bulunsun burada.
http://www.bulb-magazine.com/Bulb02/eng/
bu arada sitenizi keyifle takip ediyorum ve seviyorum. Bunun için ayrıca teşekkürler…
selam ve sevgiler…
Merhabalar Güzin Hanım,
Öncelikle geç kaldığım için özür dilerim. Aradan iki gün geçmiş.
Tabii ki açıklarım.
Belgesel, köken olarak "Belge"den gelir. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde Belge şöyle tanımlanıyor: “Bir gerçeğe tanıklık eden yazı, fotoğraf, resim, film vb. vesika, doküman.” Hatta yasalarda "Belgede tahrifat yapmak" diye bir suç türü de vardır. Bu anlamda, tahrifat yapılmamış her türlü fotograf "Belge" olarak adlandırılabilir. (doğa fotografı, an fotografı, adli tıp fotografı, yani aklınıza gelebilecek müdahale edilmemiş her tür fotograf bu kategoriye girer.) Ve Bu durumda “Belge fotografı” deyince bir konu ile ilgili "tahrifat" (yani bizim fotografçılık dilimizde KURGU) yapılmamış fotografları anlayabiliriz. Çekime gittiğiniz bir Belgesel Projede insanlara sen şurada dur, sen şuradan bak sen de arkadan yürüyerek geç gibi talimatlar veriyorsanız ya da mesela orada bulunan bir çöp kovasını Photoshop ile siliyorsanız olaya müdahale ediyorsunuz, yani kurgu yapıyorsunuz demektir.
Bana göre "Fotograf" iki şekilde üretilir:
1- Fotografta 'An'ı kaydederek (belgesel bu kategoriye girer)
2- Fotografı yaparak. (kurgu bu kategoriye girer)
Her ikisi de kolay gibi görülür. Her ikisi de birbirinden zordur. Eğer kafanızda bir fikir yoksa kurgu yapmanız pek mümkün değildir. Yapsanız da hepsi boşta kalacaktır.
Geçen yıl, kimilerinin küçümsediği AFSAD'da Mehmet Turgut ile birlikte KURGU Fotograf atölyesi yaptık. Yaklaşık 30 arkadaş çalışmalara katıldı. Ancak bir sergi çıkacak kadar üretim olmadı. Çünkü kurgunun ne kadar zor bir iş olduğunu çalışmalara katılana kadar bilmiyorlardı.
Ben fotografa başladığımdan bu yana (bu yıl 20 yıl olmuş) Belge/Belgesel üzerine çalışıyor araştırıyorum.
Sorunuza gelince:
1- Öncelikle hangi “belgesel fotoğraf” kriterleri? Açar mısınız lütfen… demişsiniz. Epey agresif bir giriş:)
Bu soruyu sormaktaki amacınızı anlamaya çalışıyorum. "Belgesel fotograf nedir ki? Bir de kriteri mi varmış?" gibi bir anlam içeriyor olabilir. Ya da bunlar, kendi içinizde cevabını verdiğiniz ama bunu nasılsa onaylamayacak kişilere sorup "Bunlar zaten dar kafalı" :) diyebileceğiniz cevapları etrafınızla paylaşmak da istiyor olabilirsiniz. Gel gelelim, ben pek dar kafalı sayılmam:) Ya da kendimi öyle sanıyorum diyebilirim.
Dilimin döndüğünce buralarda bir şeyler karalıyorum tabi. Detaylar için http://www.belgeselfotograf.com/belgesel_fotograf.phtml adresine göz atabilirsiniz. Anlaşılır olmak derdindeyim. "Hangi" sorusu, birçok belgesel fotograf kriterleri dizisi varmış gibi algılanabilen ilginç bir giriş olmuş. Bu konuda yukarıda yazdığım gibi olay bir belge den, yani tahrif edilmemiş bir belgeden yola çıkılarak elde edilir. Sempozyumda çokça söylendiği gibi olay aslında "Tanıklık" tır. Bir mahkeme heyetinin karşısına tanık olarak çıktığınızda ilk önce kendinize karşı dürüst olmalısınız, yoksa vicdanınız sizi rahat bırakmaz. Sonrasında dürüstlüğünüzle mahkeme heyetini etkilersiniz. Bu anlamda biz sevgili Kınacı'yı davet ettiğimizde yaptığı tanıklığı bize anlatsın istedik. Konu ilginçti. Bir kaç fotografını Fotokritikte görmüştük.
Şimdi şunu sorayım. Belgesel bir çalışmanın tamamını görmeden sadece bir fikir sahibi olunabilirken "Baştan belgesel olarak kabul görmüş" olması, çalışmanın bütünü üzerinde (birisinin dediği gibi biz sembiyotik ilişkiye girenler) bunun aradaki kurgular yüzünden tamamıyla belgesel olmadığını söylemişsek bu neyi ispatlar? Çalışmanın tu-kaka olduğunu mu?
Ayrıca buradaki ön kabulü yapan Sempozyum Düzenleme Kuruludur, AFSAD Yönetim Kurulu değil. Bu düzenleme kuruluna sonradan dahil olmuş bir adam olarak sevgili Erdal'ı çağıran kişi de benim. "Pişman mısınız?" diye bana sorarsanız, elbette ki hayır.. Pişman değilim. Bu tür tartışmalar, hakarete varmadığı sürece beyin fırtınası olarak sürüp gider. Kendini bilmez densizlerin yazdıkları da tarihe düşülmüş notlar olarak kalır. (onlar kendi bilir, lütfen siz üzerinize alınmayın)
Hala sözümün ardındayım: Erdal'ın bu çalışması “Dediğim gibi başarılı bir çalışmadır, bu çalışmanın belgesel fotograf kriterleri ile değerlendirildiğinde “belgesel” sayılmayacak olması bence çok dert değildir.”
Selam ve sevgiyle.
Cengiz Oğuz Gümrükcü
“Dediğim gibi başarılı bir çalışmadır, bu çalışmanın belgesel fotograf kriterleri ile değerlendirildiğinde “belgesel” sayılmayacak olması bence çok dert değildir.”
ben dertli şu iki noktayı merak ediyorum Cengiz hocam biraz açarmısınız rica etsem...
1- Öncelikle hangi “belgesel fotoğraf” kriterleri? Açar mısınız lütfen…
2- Eğer bir proje yada sunum “belgesel sempozyumuna” davet ediliyor ise, zaten baştan belgesel olarak kabul görmüştür. Afsad yönetimi bunu baştan onaylamış demektir. Değil mi? Şimdi belgesel değil/di/ mi diyorsunuz?
saygılar
Sevgili Şule;
Samimiyetinden ve içtenliğinden zerre kadar şüphem olsaydı zaten burada seninle konuşmazdım bile:)
Eleştiriye (eleştirmeye ve eleştirilmeye) her zaman açık olduğumu bilirsin. Bu yüzden eleştirmeye devam..
Selamla
Sevgiyle..
sevgili cengiz hocam,
"Bu yüzden sevdiğimiz insanları savunurken başka insanları (hatta sevdiklerimizle tartışmaya girişmiş olsalar bile) yermemeliyiz diye düşünüyorum."
diye bana hoca nasihatı vermişsiniz, ama biliyorsunuz ben akıllı uslu bir öğrenciniz değilim:)
şunu belirtmek istedim:
özcan yurdalan eleştirimin erdal'ı sevmek, özcan bey'i sevmemekle ilgisi yok. özcan bey'e saygı ve sevgimi yazıda belirttim zaten.
özcan bey'e eleştirimi tamamen duygusal zemine oturtmanız, benim fotoğraf konusundaki düşüncelerime nasıl baktığınızı da gösteriyor:) özcan bey'i eleştirdim, çünkü sempozyumdaki davranış ve eleştirilerinde yanlış gördüğüm yanlar vardı. buraya yazmadan önce de kendisine bu eleştirilerimi iletmiştim zaten.
yeri geldiğinde, sizi de, erdal kınacı'yı da, sevdiğim ve saydığım her fotoğrafçıyı da eleştirebilirim (bildiğiniz gibi eleştiriyorum da zaten:)), ben doğrunun bu olduğunu düşünüyorum. eleştirmeye de devam edeceğim:) bu eleştirilerin, sizlere olan sevgi ve beğenimin azalıp çoğalması ile değil, tamamen samimi düşüncelerimden kaynaklandığını unutmayın lütfen.
saygı ve sevgilerimle...
Sevgili Erdal’ı üzerinde tartışılan bu gösterisi için tebrik etmek gerekiyor. Sempozyum curcunası içinde (hem hazırlıkta görev aldığım, hem de bir sunumla katıldığım için) sanırım bunu kendisine söyleme fırsatım olmadı.
Neyse, konumuza, yani Erdal’ın gösterisine dönelim. Gösteriyi başarılı bulduğumu söylemiştim. Yapılan şey, ortaya konulan iş rahatsız ediciydi. Ve zaten en sonunda Erdal “Sabrınız için teşekkür ederim” yazısını koymuştu. Peki bizi rahatsız eden şey “Belgesel” olması mıdır? Yoksa fotograflar kurgu olsa da anlattığı olay ve Erdal’ın kendi özgeçmişinde yazdığı gibi “Konularının özünü insan ve yaşam oluşturmakla birlikte içinde espri olan anları fotoğraflamayı seviyor.” olması bizi tüm türlerin dışına mı çıkartır. Çıkarırsa ne olur? Özcan Yurdalan’ın yazdığı gibi “Çok geniş açı kullanarak doğrudan fotoğraf çekmeyi yenilik-yenilikçilik sanan sevgili arkadaşlarım da her şeyi kendisiyle başlatan, dünyada yalnız olduğunu zanneden, etrafta olup bitenlerle pek ilgilenmeyen “geleneksel” kültürün izini sürmekte bir sakınca görmüyorlar anlaşılan.”
Kınacı’nın çalışmaları, Marry Ellen Mark’ın Bombay Genelevleri üzerine yapmış olduğu çalışmayla kıyaslandığında Kınacı’nın olaya daha esprili bir yaklaşımı olduğu dikkatlerden kaçmaz. Ancak şu da bir gerçektir ki, Marry Ellen Mark’ın çalışması kurgu anlamında “daha az” müdahale içermektedir. En önemli fark budur. Kınacı, görselliği ön plana çıkarmış, engellilere burada da bir selam verip yoluna devam etmiştir. Dediğim gibi başarılı bir çalışmadır, bu çalışmanın belgesel fotograf kriterleri ile değerlendirildiğinde “belgesel” sayılmayacak olması bence çok dert değildir. Çünkü içindeki kurgu fotograflar titizlikle elenip yeni baştan bir seçki yapıldığında çalışma “Belgesel” bir sergi olarak çıkabilir.
Burada sevgili Şule’ye bir noktada katılmadığımı belirtmek zorundayım Şöyle yazmış Şule: “Özcan Yurdalan ismini fotoğraf camiasında bile bilmeyen bir sürü insan var, okuma özürlü bu camiada kitabını kim bilir kaç kişi okudu. ama Erdal Kınacı ismini, bırakın fotoğraf camiasını, Türkiye de neredeyse kime sorsan biliyor. ng gibi uluslararası fotoğraf dergileri başarısını tescillemiş. fotografçı adayları, Erdal Kınacı yı örnek alıyor.” Burada fotografçı olmaktan çok popülerliği, tanınmışlığı ön plana çıkarmış. Mesele çok tanınmakta değil, işini iyi yapmakta. Bu anlamda Özcan Yurdalan işini çok iyi yapan bir insandır ve tanınmışlığa itibar etmeyecek kadar da mütevazi bir kişiliktir. Aynı mütevaziliği taşıyan bir diğer kişi de Erdal Kınacı’nın ta kendisidir ve Kınacı’da işini iyi yapmaktadır.. Bakınız ben bu köşeyi ilk okuduğumda 20 eleştiri yazılmıştı. Bunların içerisinde Kınacı’nın en ufak bir yorumu yoktu. Kendisi, olaylara tarafsız bir gözle bakmakta ve tartışmaları izlemektedir. Bu tamamıyla bilinçli bir tercihtir. Hatta takdir edersiniz ki, Leyla Gencer gibi Dünya Opera Tarihine ismini altın harflerle yazdırmış bir Diva’yı (ki Diva sözcüğü Opera kavramı ile birlikte anlam kazanır aslında..) tanımayan, hiç albümü bulunmadığını iddia eden bir zavallı çıkmıştı. Bu insan tanımıyor diye Leyla Gencer’i ve başarılarını yok sayabilir misiniz? Bu yüzden sevdiğimiz insanları savunurken başka insanları (hatta sevdiklerimizle tartışmaya girişmiş olsalar bile) yermemeliyiz diye düşünüyorum.
Bu arada yeri gelmişken, Mehmet Oğuz’un yazdığı “Afsad, belgesel fotoğraf adına gerçekleştirdiği bu emek yoğun paylaşımı, nedense sürekli bir vefa diyeti ödeme telaşı içinde, içi boş bir piyese dönüştürdü...
(….)
Kısaca kendi aralarındaki sembiyotik ilişkileri doyasıya yaşadılar..” sözlerine takıldığımı belirtmeliyim.
Bu süreci, yani kendi deyimiyle “emek yoğun paylaşım”ı yaşamamış bir insanın, sırf sevdiği bir insanı savunmak adına bir yıla yakın bir süredir devam eden tüm çalışmayı ve üyesi olduğu dernekteki arkadaşlarının çabasını “sembiyotik ilişkiye benzetmesini esefle kınıyorum. Sembiyotik ilişki fanatiklerde çok belirgin bir şekilde ön plana çıkar: Bir futbol takımının fanatiği olmakla, bir pop starın fanatiği olmakla ya da her hangi birinin fanatiği olmakla.. Bu çok talihsiz bir açıklamadır. Unutulmamalıdır ki, sembiyotik ilişki ya da içi boş piyes olarak adlandırdıkları etkinliğin içerisinde Erdal Kınacı’da vardı. 55 çağrılı konuğun gösterilerle ve sunumlarla renk kattığı sempozyumda harcanan emeklerin bu şekilde adlandırılmasını kınıyorum. Beğenmemiş olabilirsiniz, beğenmedim dersiniz ama bu şekilde adlandırmak.. Bu emeğe ve sempozyuma katılarak destek veren bu insanların (içlerinde akademisyenler ve çekirdekten yetişme amatörler de vardır) çabalarına/emeklerine en hafif deyimiyle saygısızlıktır. Ben böyle algılıyorum. Ve sırf bu yüzden Mehmet Oğuz’un hala AFSAD üyesi olmasından rahatsızlık duyuyorum. Ben, böylesine acımasızca eleştirdiğim bir dernekte üye olarak kalmazdım. Ne zaman istifa edeceğini merak ediyorum.
Bu arada meraklıları için, Sempozyum katılımcılarından Murat Yaykın, bu köşeyi de ele alarak bir değerlendirme yazısı yayınladı. İsteyenler http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1187090298&news_code=1211408289&day=22&month=05&year=2008&action=read adresinde okuyabilirler.
Sayın Erdal Kınacı,
Gösterinizi Mersin MFD 54. Dönem Kursiyeri olarak bir dersin ardından izledim...
Mesleğinize olan inancınızı, nitelikleriyle üne kavuşturmak, kanıtlamak ve "doğru" kullanmak amacıyla verdiğiniz çabayı takdirle karşılıyor, önünüzde eğiliyorum...
Neden mi?
Siz , "insan sağlığına " hizmet ediyorsunuz, bunu "yaratıcı objektifinizden" görmek bana keyif verdi...
Karelerinizde yarattığınız "rahatsızlık" için,
"belgesel" yaratmanın ne olduğunu bana anlattığınız için
Size teşekkür ederim...!!!!
geçte olsa yorum yazmak kısmetmiş...
Yazıyı okuyunca aklıma Henry Peach Robinson'un "Fading Away-solup gidiş" isimli eseri geldi. Tüberküloz olan genç bir kızın hayatının son anlarından bir sahnenin canlandırılmasıydı. O dönem İngilteresinde büyük tepki çekmiş bir eser.
Neden?
Biz insanlar hep bize göre çirkini dışlayıp güzel görüleni yüzeye çıkartırız. Kendimizce kabullenmediğimiz yetmiyormuş gibi başkasının dile getirmesine bile dayanamayız...
Garip olan ise bu tepkinin fotoğraf dünyasından gelmesi :)) Bir vizörün arkasından baksada gerçeklerle hep yüz yüze olması gereken fotoğraf dünyası :))
tahir bey yanıldığınız bir iki noktayı düzeltmek gerektiğini düşünüyorum
dünyanın en iyi fotoğrafı dediğiniz fotoğrafla muhtemelen ng yarışmasında kazanan fotodan bahsediyorsunuz, eğer öyleyse yazınızın alt kısmında bahsettiğiniz herkesin çektiği konulardan "fakirlik dramı" başlığında bir fotoğraf olduğuna dikkatinizi çekerim işte bu nedenle de zaten gir geç pansiyonlar serisinden bir fotoğraf değil... yani ödül alan fotoğraftaki konu yeni değil ki zaten dünyada yeni konu bulmak şu anda neredeyse imkansız, o zaman üslup farkı ortaya çıkıyor ki insanı diğerlerinden ayıran da budur yoksa aynı konuyu çalışan herkes aynı çeker... sizin ng de kazanan seriniz de çok işlenmiş bir konu değil miydi? o zaman siz başkalarıyla aynı şeyi yapmış olmadınız mı? işte düşünce olarak burada ayrılıyoruz herkesin çektiğini öyle çekersiniz ki bir daha kimse onun üstüne çıkamaz önemli olan da budur...
erdal kınacı fotoğrafları üzerine konuşacak olursak fotoğraf konuşalım çünkü fotoğrafın etiği olmaz ancak çeken insanın etiğinden bahsedebiliriz, bu yüzden fotoğraflar etik mi diye tartışmak boşuna zaman harcamak oluyor...
fotoğraflara bakınca dikkat çekici olduğuna kimse karşı çıkamaz fotoğraflar iyi midir kötü müdür o yüz yüze tartışılacak bir şey bence, olayın geçtiği yerdeki tartışmaları izlemeden yorum yapmanın yanlış olduğunu düşünüyorum bir de internet yazışmalarında cümlelerdeki vurguyu tonlamayı anlamak zor olduğu için insanlar sürekli birbirlerini yanlış anlıyorlar...
son olarak söylemek istediğim fotoğrafları çeken insanın sorumluluğunun çekim esnesında bitmediğidir. deviantart daki erdal kınacı fotoğraflarının altlarında insanların söylediği şeylere fotoğrafçının izin vermemesi gerektiğini düşünmekteyim
örnek: http://erdalkinaci.deviantart.com/art/252-76802933
altındaki sadece bir sözden bahsediyorum geri kalanları okursunuz; "allaaa şöför kamyonu devirecek şimdi" bu söz erdal kınacıyı bağlar mı bence bağlar uyarmadığı için bağlar... o zaman bu hayatları çekmenin nedeni ne diye insanın aklına milyonlarca soru geliyor, oradaki dramı anlatmak mı yoksa başka bir şey mi?
Sevgili Dostum;
Kaç yaşındasın... Ne yapıyorsun...
Nasıl yapıyorsun... Yaparken birilerini rahatsız ediyor musun?
Bak bakalım sen kimsin...
Minicik bir ilçeden çıkıyorsun, Dünyanın en iyi fotoğrafını çekiyorsun.... -Hele hele o seri dünyanın en iyi fotoğraflarıdır bana göre-
Ne diyorlar o zaman, " Eeee canım Doktur... Mesleğini kullanıyor"
Demediler mi?
Dediler...
Desinler...
Bazıları oturdukları yerde otururken, ürettikleri fotoğrafların ömür boyu alkışlanmasını beklerken, ürettikleri fotoğraflar üzerine kimsenin fotoğraf koymasını istemezken, ürettikleri fotoğraflar tekrardan öte gitmezken, ürettikleri fotoğraflar nostalji sözünü çoktan haketmişken sen ne yapıyorsun...
O kocaman gövdenle kalkıyorsun, Türkiye'nin bir ucundaki benim Antakyamdan yola çıkıyorsun, Antayalara kadar gidiyor ve yapılamayanı, kıskanılanı yapıyorsun...
Eee yani sanane be kardeşim... Otursana oturduğun yerde, bak doktor olmuşsun, kocaman adamsın senin ne işin var birilerinin binlerce kilometre gezmişken akıl edipde çekmediği fotoğraflarla, birilerinin yüzbinlerce kare çekmekle, belgeselcilik yapmakla övünmüşken unuttuğu, ya da, etkisini ve tepkisini hesaplayamayarak boşverdiği fotoğraflarla...
Otur oturduun yerde, al bugüne kadar çekilmiş belgesel adındaki tekrarları, iyice incele, git benzerlerini çek...
Tren rayları çek, yol üstü lokantalarını çek, tarım işçilerini çek, kebapçıları çek, kalaycıları çek, minibüs şoförlerini çek, vapurları çek, git Gölyazı'da balıkçıları çek...
Sonra başkaları gelsin yine oralarda fotoğraf çeksin... Belgesel fotoğrafçılık işte böyle dönüp dursun...
Ne kendini böyle zorlarsın, cinayetlere tanıklık edersin...Başını belaya sokarsın...
Oldu mu şimdi Doktur...
Olmadı Sevgili Dokturum olmadı...
Peki olmadı da ben senin bu ustalar tarafından eleştirilen, yerden yere vurulan gösterini nedendir gittiğim her yerde herkese korsan gösteri yaparım...
Neden biliyor musun, kendimi "Belgesel Fotoğrafı" çekenler sınıfına koymuyorum, haddimi biliyorum da ondan... Yani daha seni kıskanmaya başlamadım... (Ama yakındır)
Ama Doktorum inanki, ucundan kıyısından "Belgesel Fotoğraf" çekmeye çalışan birisi olsaydım bu yazının tersini yazardım...
Kocaman Adam, kocaman yüreğine sağlık...
Bu arada, ne zaman başlıyoruz, "Travestiler Projesi"ne
Burada uzayıp giden tartışmalara bakıp neyin tartışıldığına, niye tartışıldığına anlam veremeyen arkadaşlar olduğuna eminim. Aslında elbette bu tartışmalar bu günün, buranın, Erdal Kınacı fotoğraflarının mahsulü değil. Yıllardır süregelen bir kavga bu. Salgado’nun insanüstü emeğine de, Amerika Çiftçiler Birliği adına çekilen o ünlü fotoğraflara da benzer bir yığın eleştiri yapıldı, yapılmaya da devam edecek. Neden milyonlarca diğer fotoğrafa değil de özellikle bu fotoğraflar herkesin hedefinde? -Oysa (mesela) Ansel Adams çok daha ünlü ve popüler biri- Çünkü belgesel fotoğrafın tüm insanlığı ilgilendiren tarihsel bir misyonu vardır. Görevleri, yükümlülükleri, olmazsa olmazları vardır.
İnsanoğlunun akıl ve duygusunun karıştığı her eylemde olduğu gibi bu işte de yorumlar, tercihler farklı farklı. Fotoğrafın diğer dallarına nazaran, belgeselin etrafında daha sıkı norm duvarları yükselse de, bunun bir formülü veya denklemi olmadığı aşikardır. Sadece “orada olmak” yetmez, öyle olsa Pulitzer Ödülleri güvenlik kameralarından görüntü yakalayanlara verilirdi. Fotoğrafçının öznel bakışına ihtiyaç vardır.
Esasen konuyu anlamak adına daha eski ve şahsen gördüğü iş itibariyle çok benzettiğim başka bir anlatım yöntemiyle, yani edebiyatla ilişkilendirip örnek vermek istiyorum. Şairseniz, kurgular yapmanıza, dili istediğiniz gibi kullanmanıza, mısraları uzatıp kısaltmanıza, benzetmelerin, kinayelerin havada uçuşmasına, konuyu eğip bükmenize, süslemenize, vs. kimse karışamaz. Tema, özne, yüklem, gerçek, hayal, hepsi avuçlarınızın içerisindedir, istediğiniz gibi kullanırsınız. Ama oturup, örneğin; Osmanlı Tarihi yazmaya başladığınızda öncelikle ortaya koymanız gereken en önemli şey gerçeklerdir. Dili kullanma, kitabın kapağı, kaçıncı hamur kağıda basıldığı gibi detaylar tali meselelerdir ama daha çok insana ulaşması ve okunması açısından elbette önemlidir.
Neticede burada süren yazışmaların çok yararlı olduğuna inanıyorum. Bresson ve belki başka fotoğrafçıların da geniş açı konusundaki olumsuz fikirleri belki önemli bir temele dayanıyor ama bu biraz da tercih meselesi diye düşünüyorum ve fotoğrafın belgesel niteliğine zarar verdiğine inanmıyorum. Zaten Erdal Kınacı fotoğraflarının farklılık ve yenlilik sıfatlarına sadece böyle bir optik illüzyon izahı getirilmesi haksızlık olur. Belki kimi fotoğrafları bu kategoriden ayırmak ve öyle değerlendirmek daha mantıklı, bilemiyorum. Yaptığı iş saygıyı ve takdiri fazlasıyla hak ediyor. En güzeli de tartışmaya değer olması bence.
Erdal Kınacı’nın, Özcan Yurdalan’ın, erinmeden buraya yazan tüm arkadaşların ellerine, gönüllerine sağlık…
en azından artık bunların rahatca tartışılabilmesi bile gayet iyi bir gelişme bnce hem tartışmak fikir savaşı yapmak geliştirmezmi herşeyi:)
Benzer tartışmaları sizin fotoğraflarınızı izlemelerini önderdiğim fotoğraf sever arkadaşlarımla yaşamıştım.. düşüncelerimizin sığlığını amatörlüğümüze, sanatçı olmayışımıza, eğitimsizliğimize, gözlerimizin görme kabiliyetinin olmamasına bağlamıştım..
Ve hala anlayamıyorum.. neyi, niye kalıpların içine sokmaya çalışıyoruz?
Bi' gün elinizi sıkmak isterim.. ileride torunlarıma "ben bu adamın elini sıkmıştım" diyebilmek için..
Yorum yazmak için üye olun
|
Köşe Yazarı |
|
| » MODEL SÖZLEŞMESİ (1 ay önce yazılmış) |
| » ATMACAMANA VE POSTMODERNİZM (2 ay önce yazılmış) |
| » ELİTİST (2 ay önce yazılmış) |
| » Laser Pointer (2 ay önce yazılmış) |
| » Marlboro (2 ay önce yazılmış) |
| » Konuk - Güzin Tezel (2 ay önce yazılmış) |
| » PUNCTUM VE STUDIUM (2 ay önce yazılmış) |
| » BELGESEL FOTOĞRAF , AFSAD SEMPOZYUMU (2 ay önce yazılmış) |
| » Konser Fotoğrafçılığı (3 ay önce yazılmış) |
| » Soyut Fotoğraf (3 ay önce yazılmış) |
| » Konuk-Şule Tüzül (3 ay önce yazılmış) |
| » E-Bomba (3 ay önce yazılmış) |
| » Karikatür (3 ay önce yazılmış) |
| » DEEPISM (3 ay önce yazılmış) |
| » Örtüşme (3 ay önce yazılmış) |
| » Doğru pozlama (3 ay önce yazılmış) |
| » Pusu (3 ay önce yazılmış) |
| » doruk nokta (3 ay önce yazılmış) |
| » Algıda seçicilik, (3 ay önce yazılmış) |
| » Çevre temizliği (3 ay önce yazılmış) |
| Tüm Yazılar |

© 2004-2008